12 Eylül ürününden, 12 Eylülvari taktikler

İsrafil K.KUMBASAR

Her iki kişiden biri, ‘Devr-i AKP’nin miladını 3 Kasım 2002 seçimleri olarak bilir. Koskoca bir yalan ve aldatmacadır bu.
Kökleri ‘daha derinlere’, en azından 1980’lere dayanır teslimiyet iktidarının. Bir ‘küresel projenin’ bizim coğrafyadaki ‘yansıması’ olduğu ve ‘misyonunun’ bir süre daha devam edeceği de yadsınamaz.
Arşivleri biraz karıştırmak, ‘kimin kuyruğunun’ kiminle ilintilendirildiğini görmek, bizleri şaşırtıcı bağlantılarla karşı karşıya getirir.
‘Soğuk savaş’konseptinin ‘gayrimilli’ unsurları, yeni dünya düzeninin temelleri atılırken ‘kayıtsız-şartsız’ bîat ederek kendilerini sağlama (!) almış, küresel güçlerin başımıza geçirdiği çuvalın farkına varan, ülkenin götürüldüğü noktayı sorgulayan ‘milli’ unsurlar ise enterne edilmiştir.
‘Milli’ olan, ‘Türk’ten iz taşıyan, Misak-ı Milli’nin muhafazasını savunan, ‘bayrağı’, ‘milleti’ yücelten kişi ve kurumlar alenen hedef haline getirilmiştir.
Dünün ‘kızılı’, ‘yeşili’, ‘liboşu’ ve daha pek çok unsuru, bugün ne büyük tesadüftür ki, aynı potada ‘çağdaş değerler’ (!) etrafında saf tutmuştur.

***


1980 ihtilalinin tohumlarını attığı ekonomik alandaki dönüşüm, günümüzde tam bir ‘vahşi kapitalizm’ haliyle almış başını gitmektedir.
Sürekli olarak ‘tüketime’ yönlendirilen, ‘harcamayı’ kutsayan, ‘üretimi’ gözardı eden bir mantık, ‘serbest piyasanın’ neredeyse totemi durumuna getirilmiştir.
Ekonomi öyle de dış politika farklı mıdır?
Ezelinden ‘güçlünün yanında el bağlamayı’ ilm-i siyaset olarak bilenler, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başındaki  “Efendi”  ile pek bir kaynaşmışlardır.
Pusulalarının her daim Washington’u göstermesi bir rastlantıdan çok ‘güç’ karşısında aldıkları zavallı pozisyondan dolayıdır.
Haliyle, ‘milli çizgileri’ alt üst edip de peyk haline gelmeleri pek de yadırganacak bir konu değildir.
‘Güce direnmek’ yerini, ‘günü kurtarma’ ve yarınlara dönük planları hayata geçirmenin en basit ama bir o kadar da omurgasız halidir bu mantık.
‘Yalpalamalar’, ‘tükürüleni yalamalar’, zaman kazanma adına lafı evirip çevirmeler hep bu ilkesizliğin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

***

Filmi 31 yıl önceye çevirdiğimizde hukuku ‘denge’ üzerine (!) kuran ve ‘bir oradan, bir buradan’ asmayı ‘adalet’ sananların mantığı ile karşı karşıya geliriz.
Ne yazık ki bugün de aynı kural yürürlükte.
Bir taraftan ‘devlet içinde devlet’ kurmayı kafasına koymuş caniler, öbür tarafta ‘devletin bir çakıl taşı için’ canlarını feda etmeye hazır olanlar.
İşte fırsat (!) madem dava ‘adalet’,  hem de ‘iki tarafı’ ezerek bir adalet sağlamak. ‘Bir oradan bir öteden’ tık içeri, geç karşılarına kıs kıs gül.
Bu mantığın ağababası Netekim Paşa’yı da yalandan sigaya çek ki, vatandaş ne olup bittiğine uyanamasın.
‘Yargının, egemen siyasal güç ile nasıl iç içe girdiğinin’ son kara mizah örneği, tamı tamına 34 ay sonra Deniz Feneri e.V. davası için ‘düğmeye basılması’ oldu.
Hazır ortalık ‘şike hadisesi’ile toz dumanken, bunu da aradan çıkarmayı kafalarına koymuş olmalılar.
Bir yandan ‘tam üç yıldır’ delil toplanamadığı için hapiste tutulanlar, diğer yanda hangi hesaptan dolayı ‘2  yıl 10 ay sonra’ lütfen yargı önüne çıkarılanlar.

***


Şimdi herkes Aziz Yıldırım’ın da sanıkları arasında yer aldığı soruşturmayı konuşup duruyor.
Şike var mı yok mu? Bekleyip göreceğiz.
Ama asıl sorulması gereken soru şudur:
- “Peki bu süreçte bir şike var mı, yoksa her şey doğal akışında mı gidiyor?”
Ne dersiniz, Netekim Paşa’nın görüşüne başvursak mı, ‘bilirkişi’ olarak?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş