12 Eylül ve Dursun Önkuzu

Kürşad ZORLU

Bazı kişiler ve olaylar vardır ki; zaman ve mekanla sınırlandırılamaz. Tarihin onlara yüklediği misyon ölümsüz bir anlam karmaşası ortaya koyar. Burada nice sesler, duygu ve düşünceler, amansız mücadeleler gizlidir. Onları bulmak için önce gerçeği aramanız gerekir. Zira ne geçmişte ne de gelecekte kimse gerçeğinden kaçamaz. İdeolojiler de böyledir. Yakın tarihe damgasını vurmuş ideolojilerin çok azı inanç ve kararlılığını geleceğe taşıyabilmektedir. Bu sonuca ulaşmak için 12 Eylül öncesine ve sonrasına bakmak sanırım yeterlidir. Kuşkusuz 12 Eylül darbesi Türkiye için tam bir yıkım olmuştur. Bugün ekranlarda ve köşelerinde darbeyi meşrulaştırmaya çalışanların ve her fırsatta iç yüzlerini ortaya koyanların hakikati yok etmeleri mümkün değildir. Özcan Yeniçeri söz konusu dönemle ilgili belki de radikal bir sorgulamayı literatüre taşımaktadır: “Fikrî ya da ideolojik anlamda karşıt olarak konumlanmış olanların; çekilen acılar, yenilen kurşunlar, dökülen gözyaşları ve sıkılan yumruklar bakımından birbirlerinden ne bir eksikleri ne de bir fazlaları vardı. Yoksa düşüncesi ne olursa olsun bir tarafın acısına acı, elemine elem, mücadelesine mücadele deyip; diğer tarafın ölüsünü ölüden, sakatını sakattan, çilesini çileden saymamak, her şeyden önce insanlık suçudur.” (T.Y.D. Eylül Sayı 241)
Doğrusu Türk milliyetçiliğinin böylesine bir adalet ve tevazu içerisinde konumlanması ülkemizin bu acıları bir daha yaşamaması adına tarihe düşülen bir not niteliğindedir. Ancak geçmişte yaşananların silinip atılması, yüreklerden kazınması ne ölçüde mümkündür?
Daha geçen gün ölümünün 41. yıldönümünde Dursun Önkuzu gerçeğini bir kez daha hatırladık. Tokat’ın Zile ilçesinde dünyaya gelen Dursun Önkuzu, 22 yaşında Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulunda okurken, pusuya düşürülüp alçakça işkencelerin ardından 1970 yılının 23 Kasım’ında okulun üçüncü katından atılarak şehit edilmiştir. Bugünlerde sosyal medyada bu hakikati kapatmaya, çarpıtmaya ve basitleştirmeye çalışanların ruh halinin Önkuzu’yu şehit edenlerin ruh halinden bir farkları olmadığı söylenebilir.
Dönemin Ülkü Ocakları Birliği Basın Sözcüsü Bahri Zorlu’nun, cenazenin uğurlanışı sırasındaki sözleri oldukça manidardır:  “İktidar öğrencilerin güvenliğini sağlayamamaktadır. Kaç kere yetkililere başvurduksa ilgilenmediler. Bu şikayetlerimizi yaptığımız bir yetkili, bize ’sizin de silahlarınız var. Sizin silahlarınız yok mu? Siz de gidin onları vurun’dedi. Bizi ordu ile karşı karşıya getirmek istiyorlar. Arkadaşlar, sükûnetimizi koruyacağız, şehidimizi gönderip sessizce dağılacağız”  (Destanlaşan Ü.Hareket)
Bu sözler Ülkücü hareketin mensuplarının en ağır koşullarda bile kavga, çatışma ve gözyaşının tarafı olmak istemediğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Kaderin garip cilvesi, o günlerde birbirine kurşun atan insanların yıllar sonra benzer şeyleri söyler hale gelmiş olmalarıdır. Hal böyleyken her fırsatta geçmişten dem vurarak ülkücü harekete sözde yakıştırmalar yapanların kendi gerçekleriyle yüzleşme cesaretini gösteremedikleri çok açıktır.
Ve önemle belirtmek isterim ki kitle iletişiminin dünyayı kuşattığı bir dönemde bazı film ve dizilerde ülkücülere gösterilen tek taraflı bakış karşısında yukarıdaki gerçekleri bütün çıplaklığı ile anlatabilecek bir prodüksiyonun gerçekleştirilememesi üzücüdür.
Dursun Önkuzu ve tüm şehitlere Allah’tan rahmet diliyorum.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş