12 Eylül’ün yaralarını İl-Bilge Hatun saracak

Selcan TAŞÇI

Adettendir her yıl darağaçları kurulur; “sağlı sollu”. Tüyü bitmemiş yüzler dizilir yan yana. Şişme bir Öcalan maketi üzerinde tepinmek kadar “sanal”  bir  “darbecilerle hesaplaşma” faaliyetinde bulunulur mutlaka. Kinler “din”e dönüşür; alınmamış bir “intikam davası” aktarılır sonraki kuşaklara. Öyle derindir ki “sancı” akıl merhem olamaz ona. Kendisi kadar “keskin” bir panzehir arar; hep  “çıkmaz”dır  girdiği sokaklar.
Hatırlamak, hatırlatmak elzemdir ama “fayda” sağlıyorsa. Gidenleri anarken geride kalanları da diri diri gömüyorsa değil, yaşatabiliyorsa.

***


Geçen 30 yıla bakıyorum da, “darbe” inen bedenlerin tedavi olmadan iyileşmesini bekliyoruz ısrarla; oluşan kırıkların, kesiklerin, dikiş izlerinin kendiliğinden onarılmasını bekliyoruz.
Sanıyoruz ki, kendiliğinden tam olacak noksanlıklar; bir sabah uyanacağız ve biri diğerine göre kısa kalan bacağımızın eşitlendiğini göreceğiz, aksamayacağız bir daha. Kopan kolumuz bitiverecek yerinde. Kör olan gözümüz açılacak, işkencecimizin eli olmayacak gördüğümüz son fotoğraf. Çürümüş ciğerlerimiz sıfırlanacak. Tedavi etmeden iyi olacak kötü günlerde oluşan dargınlıklar. Biçareliğimizin öfkesiyle parçaladıklarımız yeniden bütün olacak; ailelerimiz mesela!
Yeniden 20’li yaşlarımızda döneceğiz, bizden çalınan geleceği iade edecekler ve içimizde ukde kalan ne varsa yaşayabileceğiz, evlenmediysek evleneceğiz, okulumuzu bitiremediysek bitireceğiz, meslekten atıldıysak dönüp emekliliğimizi bile göreceğiz...
Evlatlarımızın, yaşıyorlarmış gibi aynı tuttuğumuz odaları mahpuslarımız olmayacak artık...
Kötü bir haberim var: Hiçbiri ol(a)mayacak.
Başarabilirsek eğer, bir tek şey mümkün, o da barışmak! Kendimizle barış anlaşması imzalayabiliriz. Etrafımızda dönüp duran ama farkına bile varmadığımız  “umuda” şans tanıyabiliriz.
Sırf bu nedenle... Yani, umudun gölgesinde atılmış bir adım olduğu için çok önemsedim İl-Bilge Hatun Erinç Evi projesini.
Daha reytingli olan “bedelli” polemiğinin gerisinde kaldı. Oysa kabuk bağlamamış yaralara tuz basıp durulan onca yıldan sonra ilk defa bir siyasi çıkıp da onları sarmayı denediği için çok önemliydi. Fikir MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye aitti. İnşa edilecek binanın projesini “Türk mimari karakteri”ne uygun biçimde bizzat çizdirmişti.  İlk bağış sahibi kendisiydi.
İl-Bilge Hatun Erinç Evi tamamlandığında ilgiye, şefkate muhtaç durumdaki bütün yaşlılara açık olacak kapısı. Ama öncelikli misafirleri, ülkücü gaziler ve ülkücü şehitlerin aileleri!
Beş yıldızlı otel konforunda odalara sahip olacakları, her türlü sağlık hizmetinin verileceği, sağlık durumlarına uygun spor alanlarının, sosyal tesislerin bulunduğu bu yerde yaşamanın bedeli mi? En büyük bedeli “evlatları”yla ödemişler zaten; onları misafir etmenin onurunu yaşamak için hiç “bedel” istenir mi..
İl-Bilge Hatun Erinç Evi, her şey bir yana, sırf derdini  “Türkçe”  anlattığı için bile önemsenmeli. Ucube “sentez”ci politikalarıyla Türklük şuurunun törpülenmesinde de hayli pay sahibi olan 12 Eylül’ün yıldönümünde, “Türk” adının silinmek istendiği şu günlerde, MHP Genel Başkanı’nın burası için yazılı Türk tarihinde geçen ilk Türk kadın adını seçmesi tesadüf değil belli ki.
Bu işin tesadüflere bırakılmadığının bir diğer göstergesi, “Huzur Evi” yerine “Erinç Evi” ifadesini tercih eden Devlet Bahçeli’nin Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ş.Haluk Akalın’ı arayarak, “isim” konusunda bilimsel onay istemesi. 
Bilge Kağan’ın annesi İl-Bilge Hatun, Süleyman Özmen, Dursun Önkuzu, Ruhi Kılıçkıran gibi Türk Milliyetçileri’ni doğuran annelere kucak açmaya hazırlanıyor şimdi!

***


İl-Bilge Hatun Erinç Evi projesinin kurumsal sorumluluğunu üstlenen Yağmur Damlası Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’ne dikkat çekmeli. Kimbilir, belki  din sömürüsü yoluyla inançlı insanları soyup soğana çeviren vurguncular yüzünden mesafeli durur hale geldiğimiz “dayanışma” duygusuyla barıştırabilirler bizi...
Haklı olarak şimdi, çamura, ne çamuru düpedüz zifte bulanmış bir okyanusu arındırmaya yeter mi bir “yağmur damlası” diyorsunuz değil mi? Tek tek düşen damlaları toplayıp onu besleyen bir arka dönüşürse yürekleriniz, neden yetmesin ki!


 


BASINDAN SEÇMELER


Tekerleme gibi oldu ama en iyi böyle özetlenebilirdi durumun vehameti: Tayyip Erdoğan’ın “Onların tek suçu gazetecilik değil!” dediği “gazeteciler” hakkındaki iddianamede “gazetecilik”ten başka “suç” bulmayan “gazeteciler” isyan etti:

OKURKEN UTANDIM

İddianameyi okudukça şaşırıyorum, öfkeleniyorum, üzülüyorum, içim içimi yiyor, işin içinden çıkamıyorum.
Çoğu argo deyimle  “geyik” sayılabilecek “telefon kayıtları” ndan yola çıkılarak  “işte”  deniyor,  “hükümeti yasa ve hukuk dışı yöntemlerle, yani darbe yaparak devirmek için plan yapıyor, talimatlar veriyor, uygulamaya sokuyorlar.”
İddianamede geçen konuşmaları, hangi görüşten olursa olsun hemen her gazeteci günde birkaç kez yapıyor. Nereden biliyorum, çünkü biz böyle konuşuruz.
“Yazsana şunu” der örneğin bir meslektaş ya da tanıdığımız biri,  “Ver şunların ağzının payını.”
Ya da  “Ben yazamadım bari sen yaz” diye önerir bir başkası.
Haydi daha da gerçekçi olalım, kendi özelimizdeki konuşma biçimiyle yazayım  “geçir şunlara”  der kimileri. Gaza gelirsiniz,  “Yarın öyle bir çakıyorum ki” dersiniz siz de.
Şimdi bütün bu meslek içi konuşma üslubu, geyik muhabbetleri, esprili bilgi alışverişleri  “iddianame” olarak çıkıyor karşımıza.
Böyle bir iddianame o çok girmek istediğimiz Avrupa Birliği ülkelerinin birinde ya da neredeyse demokrasi kıblesi yapılan Amerika’da olsa, önce meslek kuruluşları, sonra diğer sivil toplum kuruluşları, siyasetçiler ve inanın halk ayağa kalkar.
Bizde ne oluyor? Namuslu, dürüst, samimi birkaç gazeteci, ki çoğu da biraz ürkek biçimde eleştirmeye çalışıyor. Ama asıl yaralayıcı olan güçlü bir medya sesi  “Görüyor musunuz, bunlar gazetecilik yaptıkları için değil terör faaliyetlerini destekledikleri, darbeye kalkıştıkları için hapisteler, yani basın özgürlüğü falan söz konusu değil burada”  korosuyla halkın beynini yıkamaya çalışıyor.
Amaç ne? Birincisi intikam almak... İkincisi ise “ne olursan ol, muhalefet etme”  anlayışını gazetecilerin beynine kazımak.
Vatandaş gerçek gazetecilerin çektiği sıkıntıyı, bir yazı yazarken ya da televizyonda konuşurken kendi kendisiyle nasıl savaştığını bilmiyor. Haklıdır belki bilmemekte. Ama ya basın kuruluşları, cemiyetler, konseyler, sendikalar? Onlar da sessiz ya da cılız tepkiler vererek kendilerini korumaya çalışıyorlar.  
Can Ataklı / Vatan


 


 


Savcının Oda TV davasında Ahmet Şık, Nedim Şener ve Hanefi Avcı için isnat ettiği ’Terör örgütünün amaçları doğrultusunda kitap yazmak’ suçu, eğer mahkeme tarafından da sabit görülecek olursa, çok ama çok tehlikeli kapıyı aralayacak bir suç kategorisidir. İfade özgürlüğünün sona ermesi anlamına gelir.
İsmet Berkan / Hürriyet


 


 


Yandaş olmayan herkes suçlanabilir

Başbakan başta olmak üzere iktidarın çesitli ağızlarından aynı ses gelmişti:
- Onların tek suçu gazetecilik değil, başka suçları var...
OdaTV iddianamesi açıklandı...
İddianamenin tamamını henüz okumadık. Okuyan avukatlara göre ortada gazetecilikten başka suç yok...
Avukat Serkan Günel iddianamenin öncekilere göre teknik olarak daha iyi hazırlandığını söylüyor...
Ancak içerikle ilgili aynı görüşte değil.. Ona göre...
Gazetecilik faaliyetleri zorlama yorumlarla suça dönüştürülmüş...
Bu arada son zamanlarda yeni bir eğilim gözleniyor... AKP’yi eleştirmek de suç sayılıyor.. Suç olarak iddianamelere giriyor...
OdaTV iddianamesinde “Ak Parti’ye Yönelik Yürütülen Faaliyetler”  başlığı altında şu ifadeler yer alıyor:
 “ODATV’den ele geçirilen verilerden ve şüphelilere yönelik yürütülen teknik takip çalışmalarından Ergenekon Silahlı Terör Örgütü’nün AKP’ye yönelik dezenformasyon faaliyetlerine devam ettiği ve bu kapsamda AKP’yi yıpratmaya yönelik yayınlar yapmayı planladığı ve bu planları uygulamaya koyduğu tespit edilmiştir.”
İktidar yandaşı olmayan her gazeteciyi bu şekilde suçlayabilirsiniz... Eyvah, eyvah...
Melih Aşık / Milliyet


 


 


Dayanın arkadaşlar

Bir mahkemenin, böyle bir iddiayı kabul ettiği bir ülkede, doğasında  “muhalefet etmek”  bulunan gazetecilik mesleği yapılabilir mi?
Yapılır...
Eğer yurt ve meslek aşkın sağlamsa, her türlü baskıya direnir, korkularını umursamazsın...
Sonuçta ne olur?
Kodesler dolar!
Tıpkı 12 Eylül 1980’de olduğu gibi...
O gün de kendilerine savcı ve hâkim diyen sözde hukuk adamları, darbe yönetiminden aldıkları bir talimatla on binlerce masum insanın hayatını kararttılar...
Peki, ne oldu?
Hayatı karartılanların çoğu bugün onurlu geçmişleriyle dimdik aramızda...
Onları mahkûm edenlerden ise ses soluk çıkmıyor, dikenli çalıların arasına gizlenmeyi tercih ediyorlar...

***


Kısacası, dayanın arkadaşlar...
Bugün mahkûm edildiğiniz o dar hücreler, bu ülkenin umududur çünkü!
Ve siz bir gün bu kötü günleri gülerek anlatırken, bugün sizi oraya tıkanlar kaçacak delik arayacaklar... Hiç kuşkunuz olmasın bundan!
Toplum da doğa gibidir
çünkü:
Kendini temizler!
Mustafa Mutlu / Vatan


 


 


Kitaba “bomba” muamelesi

Açın bakın “iddianame” yi... Göreceksiniz ki...
İçinde bir tane bile “bomba”, bir tane bile “silah”, bir tane bile  “katliam”, bir tane bile “cinayet”, bir tane bile  “saldırı” sözcüğü geçmiyor.
Bunların yerine...
Bol miktarda  “kitap”  sözcüğü geçiyor, bol miktarda  “haber” sözcüğü geçiyor, bol miktarda  “doküman” sözcüğü geçiyor, bol miktarda  “yazı”  sözcüğü geçiyor.
Başta savcılar ve her  “daim savcı olanlar” olmak üzere...
Hiç kimse kusura bakmasın ama ben bu saatten sonra...
Kitaba, yazıya, habere, dokümana...
“Terör örgütü etkinlik araçları” muamelesi çekmem / çekemem.
Ahmet Hakan / Hürriyet


 


 


Adalet Bakanı Ergin diyor ki:
“Türkiye bugün çok daha şeffaf bir ülke.”
Evet, öylesine şeffaf ki yargının iktidara nasıl bağlandığını görmeyen kalmadı...  
Haldun Ertem


 


 


Nasıl beraat verecekler şimdi

Bu insanların bir bölümü, sadece “üçüncü”  kişilerin evlerinde bulunan birtakım  “belgelerle”, “itirafçı” niteliğindeki gizli tanık ifadeleriyle sağlamlığı çok şüphe götürür birtakım “delillerle” yargılanıyorlar.  Bu insanların bir bölümü 3 yıla yakın bir süredir içerde ve hâlâ neyle suçlandıklarını tam olarak bilmiyorlar. Eminim benim kafama takılan şu soru, savcıların olmasa bile, hâkimlerin de kafasını kurcalamaya başlamıştır: “Bu insanlar içinde suçsuz olanlar varsa onları nasıl beraat ettireceğiz...”
Sormazlar mı? “Boşu boşuna niye bu kadar yatırdınız?”
Ertuğrul Özkök / Hürriyet


 


 


Gazetecilik yapmak yasakmış


Haber kaynağımla gazetecilik amaçlı telefon görüşmesi yapmam suçmuş. O haber kaynağının verdiği röportajda söyledikleri, beni de bağlıyormuş. Ben ne kadar “iyi de bunlar benim düşüncelerim değil ki” desem de, önemi yokmuş. AKP’li bakanlarla da röportaj yaptım, ama onlara iddianamede yer verilemezmiş! Haberi objektif olarak vermeye çalışmam,  “halkı sokağa dökmeye teşvik” olarak değerlendirilebiliyormuş.
Yolsuzluk haberi bile yapmam yasakmış.
ABD’li yetkilinin Türkiye’ye geldiğini yazmam, yargı mensuplarını ve polisi hedef göstermekmiş!
Sözün özü; gazetecilik yapmak yasakmış, “terör örgütü üyeliğiyle” eşdeğermiş, ben bunu tecrübe ederek öğrendim!
Barış Pehlivan / odatv.com


 


 


Bu iddianamedeki “suç” mantığına göre, birbirine danışan bütün köşe yazarları, onların danıştıkları, bilgi aldıkları kişiler gruplar halinde toplanabilir.
Okay Gönensin / Vatan

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş