1937 kurbanlarının anısına

A+A-
İrfan ÜLKÜ
1937 yılının böyle sıcak yaz aylarındaydı. Moskova’da Stalin’in emriyle Sovyet gizli polisi, bütün Sovyet coğrafyasında “rejim muhalifleri”, “vatan hainleri”, “Alman-İngiliz-Japon ve Türkiye casusları” suçlamasıyla tarihin en büyük insan avını, kitlesel devlet terörünü başlatmıştı. 1931 ile 1938 yılları arasında, Sibirya’ya ve çalışma kamplarına sürülen, kurşuna dizilen, mahkemelerde yargılanıp infaz edilenlerin sayısı altı milyona yaklaşıyor. Bunların yarısına yakını ise Sovyetler Birliği’ndeki Türk Cumhuriyetlerinde yaşayan soydaşlarımızdı. Azerbaycan’da, Kazakistan’da, Özbekistan’da, Stalin’in kızıl terörünün kurbanlarının anıları önünde yetmiş yıl sonra saygıyla eğiliyoruz. O kurbanların, trajik sonlarını yansıtan sayısız belge, arşivdeki sararmış dosyalar, romanlar, anılar, şiirler arasında tıpkı karanlık bir labirentteymişcesine dolaşırsınız. Toplu kitlesel Stalin kıyımının ardındaki şeytansı mantığı anlamak içinse Kafka’nın Ceza Sömürgesi adlı uzun öyküsü en simgesel, edebi düşünsel rehberdir. Ceza sömürgesi olan uzak adaya gelen yolcuların atıldığı acımasız ölüm makinesi, soğukkanlılıkla günde sayısız cinayet üreten sonsuz bir fabrika gibidir. Makine, infazı gerçekleştirdikten sonra demirden çubuklarıyla kurbanın vücuduna cezasının ne olduğunu yazar. Ben Stalin’in kızıl terörüne o dönemde üçyüzbine yakın kurban veren Azerbaycan’dan çarpıcı örnekler aktaracağım. 1937 kızıl terörü, bu kardeş cumhuriyette onbinlerce yazar, şair, aydın ve değişik kesimlerden Azeri Türk’ünü ölüm yolculuğuna göndermişti. Onların büyük çoğunluğu şu suçlamayla yargılanıp kurşuna diziliyorlardı: Pan Türkist; Türkiye casusu... Evet, onlar Türkiye için ölüme gidiyorlar ve bazıları son nefeslerinde “Türkiye” diye haykırıyorlardı. Asıl trajedi ise kendisi için öldürülen, ölüme giden bu soydaşlarının varlığını bu olayların gerçekleştiğini Türkiye’nin ancak aradan elli yıl geçince öğrenmesiydi. Bir ulusun evrensel trajedisini bundan daha iyi anlatan örnek bulunabilir mi? İstanbul’da Darülfünun’da okumuş, Tevfik Fikret’lerin, Abdülhak Hamid’lerin dostu, Rıza Tevfik’in öğrencisi, Türkçülüğün büyük sesi, Doğu’nun Shakespeare’i Hüseyin Cavid, filolog Bekir Çobanzade; şair Mikail Müşfik ve daha niceleri. İsimleri çoktan unutulmuş nice mezarsız ölüler. Hepsi bizim vicdanımızda tarihsel sorumluluğumuzda açan kan çiçekleridir bugün. Türkiye Cumhuriyeti, kendisi için ölüme giden, Stalin cellatlarınca infaz edilen soydaşlarından habersizdi. Çünkü SSCB ile iyi geçinmek zorundaydı. Çünkü Kurtuluş Savaşında Bolşevik Rusya bize yardım etmişti. Çünkü Anadolu’nun ötesi büyük Türk dünyası bizlerin hem beyninden hem de yüreklerinden silinmiş, adı Sovyetler Birliği olan bir imparatorluktu. Bize katliamları haber vermek isteyen, Stalin cehenneminden canlarını kurtarmayı başarmış insanları ise görmezden geldik. Önce onları Hitler’le işbirliği yapmakla suçladık; sonra CIA’nın ajanları Pantürkistler dedik. 1991’de SSCB dağıldıktan sonra, onların muazzam ve mukaddes kavgalarını dinleyip okudukça, bir kefaret borcu diye aziz anıları için bir anıt bile dikmedik. Bugün vatanı Azerbaycan’da kitapları yayınlanan, komünizmden kaçıp Türkiye’ye sığınmış büyük şair Almas Yıldırım’ın şiirlerini okuyun. Musavatçı şair, ailesini Azerbaycan’da kurban verip Türkiye’de son nefesini veren Kerim Yayçılı’yı dinleyin. Türkiye ile Azerbaycan’ın o dönemdeki ilişkilerini yansıtırken o müthiş küskünlüğüne kulak verin: “Rus harfiyle yazılan mektubum / Belki seni güldürür fakat sakın bana ne diye birşey söyleme / Zira beni Rustan çok senin hissizliğin, ilgisizliğin öldürür.” Ve nihayet ünlü Azeri romancı Elçin Efendiyev’in ikinci baskısı Ötüken yayınları arasında bugünlerde çıkan Ölüm Hükmü adlı o müthiş romanını okuyun. Filistin’de, Irak’ta katledilen Müslümanlar, Araplar için yas tutuyor protestolar yağdırıyoruz. Tabii ki yapacağız ama bizim Türklük adına, İslam adına öldürülen milyonlarca kardeşimizin anıları önünde eğilmeyi unutuyoruz. Türk dünyasının yirminci yüzyıldaki trajedisi, milyonlarca kurban... Yalnızca Türk oldukları için, bağımsızlık ve vatan dedikleri için. Bu trajedi Hitler’in Yahudi kurbanlarından daha mı önemsiz?
Yazarın Diğer Yazıları