28 Şubat "dalgası"nın ayak sesleri

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

“Operasyon tellalı” gözdağı verdi: Sonunuz Balbay gibi olacak.

Üzerinden 15 gün geçti geçmedi; “darbeci ağzıyla meslektaşlarını andıçlayan” Ergun Babahan, Star’daki köşesinde, ortada fol da yumurta da olmadığı halde, durduk yere “Dokunmayın 28 Şubat’çı gazetecilere” minvalli bir yazı kaleme aldı.
Babahan’ın “Bugün, Ergenekon, Balyoz davalarının asli faili konumunda olanları bir kenara bırakıp 28 Şubat’ı yargı önüne getirme çabalarının yanlış olduğunu düşünüyorum” mektubuna cevabı, aynı gazeteki “iktidara yakın!” köşe komşularından Ahmet Kekeç’in vermesi manidardı. Kekeç ayan beyan “çok beklersin” dedi Babahan’a. Hatta daha ileri gitti ve 28 Şubat’ın değirmenine su taşıyan gazeteciler için hayli “nostaljik” şu soruyu gündeme getirdi:
“Asmayalım da besleyelim mi!”
Kekeç’in Babahan’ın “dokunmayın” çağrısına cevabı netti:
 “Neden ayrıcalık gösterecekmişiz ki?
Karargâh karargah dolaşan gazetecileri teşhir etmeyecek miyiz?
Paşa’dan aldığı tüyolarla “habercilik” yapan Ankara temsilcilerini, “Bu defa geliyorlar Cem Bey, dayanın” diyen genel yayın yönetmenlerini, karargâh çıktılarını hiçbir denetime tabi tutmadan manşete çeken yazı işleri elemanlarını...
Bunları konuşmayacak mıyız?
Hem konuşacağız, hem rezil kepaze edeceğiz...”

***


Balyoz soruşturmasına neden olan “bavul dolusu kağıt parçası”nı savcılardan önce edinen “operasyon tellalı” Taraf muhabiri Mehmet Baransu’nun, dün başörtülü Elif Çakır’ın teknedeki doğumgünü partisine gelen tepkileri bahane ederek (öyle ya günler geçti mevzubahis hadisenin üzerinden)  “28 Şubat’çı gazeteciler”  konusunu ısıtma gayreti dikkate değerdi.
“2003-2004’te Sarıkız’da, Ayışığı’nda, darbe günlerinde Mustafa Balbay’ın rolü neyse, 28 Şubat’ta sen (Fatih Çekirge), Zafer Mutlu ve Ertuğrul Özkök’ün rolü oydu. 28 Şubat bir darbeydi ve o darbenin tam göbeğinde sizler oturuyordunuz” yazan Baransu’nun mesajı açık değil mi?
Baransu’nun “darbecilerin emir kulları”nı “uçaklarına, masalarına, partilerine, TRT’nin ekranlarına dolduran muhafazakar kesimi de omurgasızlıkla suçladığı” yazısında yaptığı intikam çağrısı ABD’nin iki dizine oturttuğu “liberal” kalemşorlarla ile “İslamcı” kalemşorlar arasındaki kopuşun geldiği noktanın da aynası.


Günün en komik sorusu Mehmet Altan’dan geldi.
“AK Parti’yi ilk kim kurdu?”
İlahi, bu da soru mu şimdi, Ruşen Çakır’a sorun anlatsın Graham Fuller’den öğrendiklerini...
Ya da...
Sizin aracıya ihtiyacınız yok ki; direk Tayyip Erdoğan’ı keşfeden ABD eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz’ten öğrenebilirsiniz bu konuda merak ettiklerinizi!


Beşir Atalay’ın açıkladığı “yeni” demokrasi paketi mi yoksa “Yeni Türkiye”yle aynı kumaştan biçilen “Yeni Demokrasi” paketi mi?


 


 


Biri o sözü eşinize söyleseydi...

TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, “aşüfte” dediği Rojin’den özür diledi.
Eee yani?
Bu dosya da böyle kapanıp gidecek mi?
Bunun cevabını, kendisini o ısrarla o makamda tutan iktidarın gözde kavramı “empati”yi kullanrak bizzat İbrahim Şahin vermeli.
Her dem “Anadolu çocuğu” olmakla övünen Sayın Şahin, o kadının yerinde eşiniz olsaydı, adamın biri eşiniz için “aşüfte” deseydi; iteleye kakalaya dilenmiş bir özür yeter miydi bunu sineye çekmenize?
Benim bildiğim “Anadolu çocukları”na yetmezdi de!


 


 


Kuyruk acısı nelere kadir

“Bir TRT yetkilisi”, İbrahim Şahin’in “aşüfte” sözünü sormak üzere kendisini arayan Taraf muhabirini tehdit etmiş:
 “14 tane kanalımız var. Yarın çıksak ‘Taraf, Amerikancıdır’ desek olur mu?”
Taraf’ı meşrulaştırmak için onca çalışıp çabaladıktan sonra artık geçmiş olsun, bundan sonra diyecekleriniz yalnız ve ancak “halkı bile bile kandırdığınızın itirafı” olur!
Sonuçta bu millet de soracaktır değil mi:
Madem ki Amerikancıydı, niye her gün propagandasını yaptınız ekranınızda? Taraf’ın ne olduğunu İbrahim Şahin’e “çakmaya” başladıklarında keşfetmediniz ya!


 


BASINDAN SEÇMELER


Ruhlarını satmışlar

Duvarında “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazıyor. Değiştirmek ve “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Parmak Yalayanlarındır” diye yazmak uygun olur!

Parmaklar kalkıyor.
Milletvekiline yüzde 100 zam.
Milletvekili emekliliğine kıyak.
Milletvekili danışmanına ayrıcalık.
Milletvekili akrabasına torpil.
Milletvekili yakınına kollama.
Milletvekilinin kalbine ithal stent.
Milletvekiline dokunulmazlık.
Bal tutan parmak yalar!
 “Bal tutan parmak yalar”  sözü köhnemiş bir laftır.
Eşitsizliği anlatır.
Haksızlığı simgeler.
Halkın hakkını, gücü bir biçimde ele geçirmişlere yedirmeyi anlatır. Bu laf; vicdanında toplu iğne başı kadar eşitlik duygusu taşıyanların en nefret ettiği sözdür. Çünkü içinde “ne yapalım, adam egemen olmuş, sözü kanun yerine geçiyor, parmağını kaldırarak kanun yapıyor, kendini düşünecek”  türünden gizli kabullenmeyi, teslimiyeti, ruhları köleleştirmeyi taşır.
Bu hastalıklı lafa güveniyorlar.
Ruhlarını  “Tek Adama” satmışlar.
Toplumun ruhunu da köleleştirdiler.
Kanun yaparken “Tek Adam”ın ağzına bakıyorlar. Kendi maaşlarına zam yaparken ve imtiyazlarına imtiyaz katarken de  “Tek Adam”  onların gece saat 3’de maaşlarına yüzde 100 zam koyacak yasayı Meclis’ten geçirmelerini görmezden, bilmezden, duymazdan geliyor.

***


Kendileri için “mucize”  yaratabilen parmaklar, nedense 10 yıldır Türkiye’de halkın hayatında tek bir mucizevi gelişmeye, iyileşmeye, güzelleşmeye imza atamadı.
10 yılın bilançosu şudur:
Avrupa’da en düşük emek Türkiye’de.
En  çok yoksul yine Türkiye’de.
En çok yolsuzluk Türkiye’de.
En fazla rüşvet yine Türkiye’de.
En dip insani gelişmişlik Türkiye’de.
En az yaşayan emekli yine Türkiye’de.
En yüksek çocuk yoksulluğu Türkiye’de.
En çarpık gelir dağılımı yine Türkiye’de.
En yüksek vergi yükü Türkiye’de.
En çetin geçim zorluğu yine Türkiye’de.
En bozuk akıl sağlığı Türkiye’de.
En geri eğitim harcaması yine Türkiye’de. 
Necati Doğru / Sözcü


 


 


Sessiz ve sitemsiz gitti

Geçtiğimiz cuma günü Zülfü Livaneli’nin Ulus’taki evinde Nazım Hikmet belgeseli için çekim yapıyorduk. Çekim sonrasında bir yandan sohbet ederken bir yandan da sessizde olan telefona gelen arama kayıtlarına bakıyordum. Sedat Acar’ın adını gördüm, birazdan onu aramak üzere Livaneli’nin şarkılarının bizim için ne anlama geldiğini ona anlatmaya çalışıyordum.
BirGün Yazıişleri Müdürü İbrahim Çeşmecioğlu’nu kaybetmiş, gazete önünde son veda için bekliyorduk. İbo’yu kaybetmenin acısı içinde, çaresizlik içinde olduğumuz yerde dururken gazetenin kolonlarından Zülfü Livaneli’nin ezgileri yükseliyordu:
 “Ölen arkadaşlar gibi / Sessiz sitemsiz...”
İbo’yu çok seven arkadaşları kendi aralarında konuşuyorlardı:
- İyi ki Zülfü var, iyi ki bu şarkıları bestelemiş!
Livaneli’nin şarkılarından başka hiçbir şey o andaki ortak hüznü karşılayamıyordu.
İşimiz bitip de Livaneli’den ayrılınca ilk olarak Sedat Acar’ın telefonunu çevirdim, son dönemde Denizli’deki en yakın dostu, ona  “baba”  diye hitap eden İlyas açtı, şaşırdım:
-Oğlum niye sen açtın?
- Abi sana kötü haber vereceğim!!!
-....???
- Sedat Abi’yi kaybettik!
Denizli’nin iyi evladı
Sedat Acar, 1956’da Safranbolu’da doğmuş, Hacettepe Üniversitesi’ni bitirmişti. Onun gazetecilikteki yükselişi Denizli’de başladı ve hep orada sürdü. Bu yüzden Sedat’a  “Denizli’nin iyi evladı”  deniliyordu.
Milliyet gazetesinin uzun yıllar Denizli Büro Şefi olan Sedat Acar’ın çok geniş bir dost halkası vardı. İstanbul’dan, Diyarbakır’a, Zonguldak’tan Ankara’ya, Siirt’ten İzmir’e sayısız gazeteci arkadaşı vardı. Özellikle büyük kentlerdeki gazetecilerin yolu Denizli’ye düştüğünde Sedat Acar’a uğramadan geçmezlerdi. Mutlaka ona bir şeyler sorulur, ondan en kısa ve doğru bilgiler alınır ondan sonra habere ulaşılırdı. Mesleki kıskançlığı yoktu, yardımseverlik her şeyin önünde yer alırdı. Pırıl pırıl insan nasıl olur denildiğinde akla öncelikle gelen isimler arasındaydı. Gazeteciliğin bir temas ve mesafe olduğunu iyi bilir, çok yakınında olan siyasetçilerle de bu ilke çerçevesinde ilişki kurardı. Mesleğinin sağladığı avantajları asla kendisi için değerlendirmeyen bir özelliğe sahipti. Bu yüzden de bütün siyasi partilerle eşit mesafede durabiliyordu.
Bütün yaptırımını mesleğine yaptığı için gazetecilik dışında bir varlığı da yoktu. Arkasında saygı duyulacak bir geçmiş bıraktı. Denizli’deki genç meslektaşlarının önünü açtı. Pek çok genci mesleğe kazandırdı.
Büyük gazeteler özel büroları birleştirip kendi kuyularını kazan “havuz sistemine” geçtiğinde Sedat Acar’a da gazetesinden “ayrılık” düştü. Onun hesaplayamadığı tek şey buydu. Hayatında büyük bir boşluk oluştu. Onu da kendine zarar veren bir alışkanlıkla doldurdu.
Cumartesi günü ikindi vakti, doğum yeri olan Safranbolu’da, ailesi, bir avuç yakını, yerel gazeteci kardeşlerinin hazır bulunduğu sade bir törenle toprağa verildi.
Sedat Acar, Zülfü Livaneli’nin şarkılarındaki gibi ayrıldı bu dünyadan:
- Sessiz, sitemsiz!
Denizli’de, Safranbolu’da, Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de her zaman aynı ünvanla anılacak ve yaşamaya devam edecek:
- Gazeteci Sedat Acar!
Nazım Alpman / BirGün


 


 


Ahmet Hakan’dan Gökçeklere sert cevap

Zillet altında zelil bir şekilde yaşamaktansa, Silivri Cezaevi’nde kibirle yatarım daha iyi...

Melih Gökçek’in  “Fransa Büyükelçiliği’nin önüne Cezayir Anıtı dikeceğim”  şeklindeki açıklaması, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk’ün bulunduğu her yerde büyük bir heyecan fırtınası estirdi.
Gökçek’in kahramanlığı konusunda birlik tesis edilmişken... Ahmet Hakan denilen bir adam, pişmiş aşa su katmasın mı? Bizim Melih, hemen oğluna ait “televizyon istasyonu”nu harekete geçirdi. Ekrana bir altyazı yazdırdı:  “Savcılar Ahmet Hakan’ın Oda TV bağlantısını araştırıyor, yakında tutuklanabilir.”

***


Kanalda görevli  “minibüs muavini”  ile “çakma komiser”  kırması şahıs da alışılmış goygoyuyla tozuttu ortalığı:  “Savcılardan bir haber geldi, dediler ki sıra Ahmet Hakan’da...”  Melih’e, oğluna, Melih’in oğlunun televizyonundaki goygoycuya şunu demek isterim:  Elinizden geleni ardınıza koymasanız da...  Savcılarınızı, polislerinizi harekete geçirseniz de...  Operasyonlarınıza yeni operasyonlar ekleseniz de...  “Tutuklanacaksın” falan diyerek korku salmaya çalışsanız da...  Bu kalem, sizin saçmalıklarınıza “saçmalık” demekten milim geri adım atmayacak. Zillet altında zelil bir şekilde yaşamaktansa, Silivri Cezaevi’nde kibirle yatarım daha iyi...
Ahmet Hakan / Hürriyet


 


 


Bakın neyin faturasını ödüyoruz

Samanyolu Haber TV Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Böken, TRT Haber kanalının koordinatörü oldu. STV Haber Müdürü Ahmet Torun, TRT’de fiilen haber müdürü. STV Haber editörü Cavit Atasever, TRT’de fiilen merkez haberler müdürü. Cihan Haber Ajansı’nda çalışan Bertan Golal ile aynı ajansın Haber Programları Direktörü Özcan Keser de TRT’de. STV haber programları editörü Mehmet Çığın, TRT Haber editörü. Ahmet Böken’in STV’de yaptığı programın yönetmeni Meryem Özkurt, TRT’de. STV yönetmeni Hakan Aksel, ışıkçı kadrosu ile alındığı TRT’de yapımcı, yönetmen. STV muhabiri Seyid Kılıç, ışıkçı olarak alındığı TRT’de muhabir. Cihan Haber Ajansı’nın Başbakanlık muhabiri Baran Taş, TRT’de muhabir...
Ve bizler, bu TRT’ye elektrik faturaları aracılığıyla cebimizden geçen yıl 550 milyon lira ödemişiz...
Işık Kansu / Cumhuriyet

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları