3 Mayıs ve bir değişim manifestosu

Kürşad ZORLU

Yaşadığımız yüzyılın belki de en önemli kavramının  “değişim” olduğu söylenebilir. İnsan kaynağı, sermayenin dağılımı, teknoloji dönüşümü ve toplumu şekillendiren daha pek çok dinamik\’85Artık değişim onlar için bir çekim merkezi, değişmeyense buna ayak uyduramayanların rekabette saf dışı kalabilme ihtimalidir. Peki değişim her şart ve koşulda değişmek demek midir? Ya da değişmek geride kalanı inkar etmek; acımazsızca bilinmeyene sürüklenmek midir? Elbette bunu ileri sürmek insan doğasına yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Zira hiç bir şey durup dururken değişmemektedir. Hatta değişimin kendisinin de bir değişim gösterdiğini belirtmek gerekmektedir. Olay ve olguların baş döndürücü bir hızla hafızaları kuşatması, bilinçlerde statüko özlemini ve dayatmasını hırçın bir sorgulamaya maruz bırakmaktadır.
Günümüz dünyasının bütün sorunlarının temelde yönetim ve ekonomi kaynaklı olduğu göz ardı edilmemelidir. Özellikle son dönemde örgütsel, ulusal ve uluslar arası pek çok meselenin özünde yanlış yönetimlerin, uyumlaştırmada karşılaşılan başarısızlıkların, ekonomideki adaletsiz bölüşüm çabalarının, gelişime açık olmayan yönetici ve sistemlerin yer aldığı bilimlik bir araştırmayla da rahatlıkla ortaya konulabilmektedir.


Öğrenmeyi öğrenmek
Ünlü sosyolog Alvin Toffler, bu konuda söylediği şu önemli cümleyle dünyanın değişim şifresine dikkat çekmektedir: 21. yüzyılın cahilleri okuma-yazma bilmeyenler değil, öğrenmeyi öğrenemeyenlerdir. Çok açık ki dünyanın ekonomik sistemi, güç dengeleri, algılama biçimleri, insanların istek ve beklentileri zihnimizin öğrenme hızından daha hızlı değişmektedir. Bu sebeple tüm bireyler, yöneticiler ve sistemler öğrenme kapasitesini sorgulamalı, geliştirmeli ve değişim saldırısına hazırlıklı olmalıdır.
Değişim çağında yöneticiyi lider yapan temel fark, bu değişimi etkin biçimde yöneterek, yönlendirebilmektir. Çünkü yönetici rutinle, karmaşıklıkla ve değişimi simgeleyen kavramlarla ilgilenir.


Atatürk ve Türkeş
Lider ise değişimin bizzat kendisine odaklanır ve bununla da kalmaz ,değişim sürecini çevreyle uyumlu biçimde yönetme başarısını elde eder. Nasıl ki bir ekonominin uzun vadede temel sorunu sürdürülebilir büyüme ise yöneticilerin sorunu da değişimin gerisinde kalabilme tehlikesidir. Kök değerleri üzerinde değişimi başarmak ve öğrenmeyi öğrenebilmek... Bunlar dışında bir çözüm, değişimin yıkıcı etkisine davetiye çıkarmaktır.
Atatürk’ün yaşamı incelendiğinde değişimi yönetme ve kendi değerleri çerçevesinde dönüştürebilme başarısını görmekteyiz.  Atatürk dağılmış bir imparatorluktan, neredeyse her unsuruyla yeni bir Türk Devleti kurmuş ve kitleleri değişime ortak etmeyi başarmıştır. Atatürk her şeyden önce bilginin değerini ve önemini kavramış bir lider olarak hareket etmiştir. Bütün öngörülerinde en az yüzyıl ötesine atıfta bulunan argümanlar vardır. Uzun bir süreç neticesinde dağılmış olan Türk dünyasının yeniden doğacağını iddia eden ilk Cumhuriyet lideridir. Acaba 29 Ekim 1933’de Atatürk’ün öngörüsüne, 1944’de Alparslan Türkeş’in ileri sürdüğü Türk dünyası tezine nasıl ve hangi boyutlarda bir ekleme yapılabilmiştir? Onların kardeşlerimizin bağımsızlığını onlarca yıl önce görebilmiş olmasına karşın 2011 yılında ve 3 Mayıs’a 3 kala biz Türk dünyasının neresinde durmaktayız? Gelin şu durduğumuz yere bir bakalım.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş