Ahlâkî değerleri yitire yitire değişmek...

Ahmet SEVGİ

Keşke Tanzimat Fermanının ilanından (03 Kasım 1839) bu yana yaşamış olduğumuz sosyal değişmeleri 10’ar yıllık paket programlar halinde dev ekranlara yansıtabilme imkânımız olsaydı... O zaman özellikle ahlâkî değerlerimizi bir bir nasıl kaybettiğimizi görmemiz çok daha kolay olurdu... Bu mümkün olmadığına göre gelin biz de ahlâkî çöküşümüzü şairlerin mısraları ışığında ortaya koymaya çalışalım.
Üzülerek belirtelim ki bizde Tanzimat’la başlayan değişim/Batılaşma rüzgârı ahlâkî çöküşü de beraberinde getirmiştir. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın, “Hatt-ı Hümâyûn”u Topkapı Sarayı’nın Gülhane bahçesinde okuyup ilan etmesinden çeyrek asır sonra Ziya Paşa’nın yaptığı şu tespit ahlâkî değerlerimizdeki yabancılaşmanın ne kadar hızlı olduğunu göstermesi bakımından dikkate şayandır:
“Tagayyür eylemiştir âlemin ol rütbe ahlâkı//Bize nakli tevârîhin gelir gûyâ yalan şimdi.”
Ziya Paşa şöyle diyor: Ahlâkımız öyle değişmiştir ki artık geçmişte cereyan eden birtakım hakikatleri anlatsak yalan diye kimse inanmaz oldu.
Gerçekten de öyle hızlı değişip yabancılaştık ki cemiyette olup biten bazı dürüst davranışlara anlam veremiyor ve olmaz öyle şey deyip geçiyoruz.
İsterseniz söylediklerimizi iki örnekle somutlaştıralım: Ali Emirî adını duymuşsunuzdur. “Dîvânü Lügâti’t-Türk”ü ilim âlemine kazandıran zat... Bu büyük hizmetinden dolayı Talat Paşa kadirşinaslık göstererek kendisine 300 lira -o gün için bir servettir- gönderir. Ali Emirî’nin Talat Paşa’ya verdiği cevap şöyledir:
“Lütfunuza, kadirşinaslığınıza teşekkür ederim. Fakat parayı kabul edemem. Çünkü vatanî, millî bir ufacık hizmet mukabilinde para almış olacağım. Bu ise vicdanıma ağır gelen bir şeydir, bundan dolayı size teşekkür ile beraber parayı iade ediyorum.”
Ve milletvekili olmasına rağmen, paltosu olmadığından soğuk günlerde arkadaşı Şefik Bey’in paltosunu giyerek TBMM’ye gitmek zorunda kalan ama “İstiklâl Marşı” için kendisine verilen 500 liralık ödülü şahsî ihtiyaçlarına sarf etmeyi uygun görmeyip bir hayır kurumuna (Dâru’l-Mesâî) bağışlayan Mehmet Akif...
Maalesef -Ziya Paşa’nın da işaret ettiği üzere bu gerçekleri anlattığımızda insanların birçoğu ya inanmıyor ya da “Enayiliklerine doymasınlar” deyip geçiyor.
Yabancılaşma serüvenimizi bir başka şairimiz de şöyle özetliyor:
“Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem!// Üst kat: Elinde tespîh, ağlıyor babaannem,// Orta kat: (Mavs) oynuyor annem ve âşıkları,//Alt kat: Kız kardeşimin (Tamtam)da çığlıkları...” (Necip Fazıl)
Evet, yarım asır önceki bu üç katlı ev günümüzde artık tek katlı... Anne, baba, babaanne, büyük baba, ağabey, kız kardeş, âşıklar, mâşuklar, torun, torba... Hepsi bir arada, karman çorman... Kimi çalıyor, kimi oynuyor, kimi içiyor, kimi sarmaş dolaş... Hoca, biraz abartmadın mı? diyenler bu gece (yılbaşı gecesi), tasvir etmeye çalıştığımız tek katlı evin bir yansıması olan televizyon ekranlarına yahut başta İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerin sokak ve caddelerine lütfen şöyle bir baksınlar. Eminim, bana hak vereceklerdir.
03 Kasım 1839 Pazar akşamı yatanlar “Ashâb-ı Kehf” misâli derin bir uykuya dalarak 01 Ocak 2011 Cumartesi günü saat: 00.1.00’de uyanıp sokağa çıksalardı hiç şüpheniz olmasın hep bir ağızdan şöyle diyeceklerdi:
“Beyinler ürperir, ya Rab, ne korkunç inkılâp olmuş;//Ne din kalmış, ne îman, din harâp, ahlâk türâp olmuş...”
Yeni yılınız kutlu olsun efendim...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş