Akıl tutulması...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Son birkaç yıldır siyasetçiler tarafından sarf edilen abuk sabuk sözler yahut yandaş kalemlerin dile getirdiği uçuk kaçık lakırdılar hangi zihnî ârızaya işarettir acaba? diye merak ediyorsanız hemen söyleyelim: Akıl tutulması... Peki, nedir akıl tutulması?.. İsterseniz önce aynı kalıpta söylenmiş şu iki deyimi hatırlayalım: Ay tutulması, güneş tutulması... Bu iki tabirin açıklaması sanırım akıl tutulmasını daha iyi anlamamız için bize yardımcı olacaktır.
Ay tutulması: Dünyanın güneşle ay arasına girerek ayın güneşten ışık almasına engel olması.
Güneş tutulması: Ayın güneşle dünya arasına girip güneş ışınlarının dünyaya gelmesine engel teşkil etmesi.
Güneş ve ayın karşılarına çıkan bir engel yüzünden karanlıkta kalmasına nasıl ay yahut güneş tutulması diyorsak hırs, öfke ve menfaatin “müfekkire”yi perdelemesine de akıl tutulması diyoruz. Doğruyu görmemizi sağlayan akıl karanlıkta kalınca çaresiz, menfaatin ve fanatizmin “sesime gel, sesime gel” tuzağına düşüyor. Ve gerisi malum...
Bu günlerde zirveye tırmanan akıl tutulmaları bana hep II. Meşrutiyet (1908) sonrası yaşadığımız çılgınlıkları tasvir eden Mehmet Âkif’in şu mısralarını hatırlatır:
 “Bir de İstanbul’a geldim ki bütün çarşı, pazar//Nâradan çalkanıyor! Öyle ya... Hürriyet var!//Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... Doğru//Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru//Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının//Kafalar tütsülü hülyâ ile, gözler kızgın//Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden//Yıkıvermiş de tımarhâneyi çıkmış birden.”
Mehmet Âkif, II. Meşrûtiyet sonrası İstanbul’unu meâlen şöyle anlatıyor:
“Tımarhâneyi yıkıp sokağa fırlayan deliler misali binlerce insan sokak ortasında bağırıp çağırıyor. Köşe başı hatipleri (evlerimizin davetsiz misafirleri) çıkmışlar birer taşın başına (televizyon ekranlarına) ötüyorlar. Ve ne söylerse söylesinler etrafını saran kendini bilmezler (iktidar yanlısı fanatikler) tarafından şuursuzca alkışlanıyor. Yanlış yahut doğru mu olduğuna bakmadan herkes ağzına geleni söylüyor. Bir yığın gazete çıkıyor. Yazık ki hemen hepsi ayrılık tohumu saçmakla meşgûl. İşin ilgi çekici tarafı bütün bu olup bitenler hürriyet (ileri demokrasi) adına yapılıyor.”
Tesadüfe/tevafuka bakın ki M. Âkif bunları tam 100 sene önce söylemiş. Maalesef 100 sene sonra dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta aynı. Yani yine akıl tutulması yaşıyoruz. Unutmadan belirtelim ki hürriyetin ilanını (II. Meşrûtiyet) takip eden 10 yıl zarfında koskoca Osmanlı İmparatorluğu paramparça olup dağılmıştı. Yine böyle bir dağılma sürecine hızla girmekte olduğumuzu söylemek için kâhin olmaya gerek var mı bilmem?..
Birisi çıkıyor bir isyanın bastırılması esnasında yaşananları katliam olarak niteliyor. Bir diğeri, göç ettirilenlere taşınmazlarının iade edilmesi (tazminat ödenmesi) gerektiğini söylüyor. (Tam da Ermenilerin arayıp da bulamadığı lakırdılar.) Bir başkası Türk şehitlikleri düzmecedir, Ege’de Yunanlılarla savaşmadık, diyor. Adam Kandil’e gidiyor, PKK’nın elebaşlarından biriyle röportaj yapıp getirdiği mesajları gazetelerde çarşaf çarşaf tefrika ediyor, yetmiyormuş gibi bir de yaptığının yılın gazetecilik olayı olduğunu söylüyor... Bütün bunlar akıl tutulması değil de nedir?..
Kabuk tutmuş yarayı kim kaşıyıp kanatırsa baş tacı ediliyor. Kim devlet adına, millet adına yapılanları topa tutuyorsa kahraman ilan ediliyor. Kim “Türk”e ve “Türk milleti”ne hakaret ederse aydın olmuş oluyor. Kısacası; “Yapma”nın değil, “yıkma”nın, “sevme”nin değil, “sövme”nin geçer akçe olduğu bir dönemden geçiyoruz. Görünen o ki sadece akıllar değil, vicdanlar da tutulmuş... Böyle gecenin hayır umulur mu sabahından?..

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları