AKP-MHP ilişkileri

A+A-
İrfan ÜLKÜ

“Ben de milliyetçiyim. Türk Ocakları’nın kurucusuyum. Milliyetçiler Derneği’nin kurucusuyum. Milli Türk talebe birliği İcra Konseyi başkanlığı yapmışım. Milliyetçi deme ona. Ona ulusalcı diyorlar. Nasıl yapacaksınız? Nasyonalizm derseniz, bu Türkiye’dekinin karşılığı değil. Milliyetçilik, Türkiye’de muhafakarlığı da içerir. Böyle gelmiştir. Son senelerde Türkiye’de yaşanan Avrupa tipi nasyonal sosyalizm Miloseviç tipi. Esas milliyetçi dediğinizde asla onu ifade etmezsiniz. Ben çok memnunum ulusalcı lafını kullanmalarından. Milliyetçi, dindar ve vatanperverdir. Kavganın dövüşün olduğu dönemde hiçbir arkadaşın etnik özelliği söz konusu değildi. Kürt arkadaşlarım bile vardı; milliyetçilik bayrağıyla marksizme karşı mücadelemiz böyleydi. Yerli düşünce, yerli değerlere bağlılık; böyle bakmak lazım.”
Yukarıdaki sözler Abdullah Gül’ün seçimlerden önce Aksiyon Dergisi muhabiri Fatih Uğur’la yaptığı röportajdan alındı. Böyle diyor Sayın Gül. Ancak bu sözlerin altına, örneğin bir Taha Akyol, eski bir MHP’li de rahatlıkla imza atabilir. Gül, ulusalcıları isim vererek isim vermediği MHP’den ayırmış. Tıpkı Taha Akyol gibi, öğrencilik yıllarında hem muhafazakar hem milliyetçi Yeniden Milli Mücadele Grubu’ndan gelen Gül, şimdi milliyetçilik konusunda o grubun altmışlı yetmişli yılların söylemini kullanıyor. Eski Sağlık Bakanı Hali Şıvgın; Sadettin Tantan, Cemil Çiçek ve siyasette yer alan çok sayıda isim Yeniden Milli Mücadele’ciydiler öğrencilik yıllarında. Sonra saflar ayrıştı. Bazıları MHP’ye (Akyol) bazıları Erbakan ve Milli Görüş’e; bazıları da Özal’ın ANAP’ına transfer oldular. Ama bu temel, milliyetçiliği mukaddesatçılıkla bir tutmak ve laik boyutunu görmezden gelmek ya da fazla önemsememek eğilimi örneğin Gül’de olduğu gibi ideolojik varlığını sürdürdü.
Bu platformda İslam-Türk sentezi kavramı sürekli bu grupların üzerinde daireler çizdiği bir kavram haline getirildi. Rahmetli Türkeş bir sohbetimizde, MHP’nin saf milliyetçi olmadığını, bunun konjonktürün, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının zorladığı tabandaki baskının ya da bugün moda olan siyasi deyimiyle “mahallenin” yüzünden olanaksız olduğunu söylemişti:
“Ben MHP’deki bütün siyasal yaşamım boyunca hep örsle çekiç arasında kaldım. Biraz İslam’ı öne çıkarsam, vay, sen İslamcı mısın diyorlardı. Biraz milliyetçiliği öne çıkarsam, vay be ırkçıya bak diye söyleniyorlardı.”
Çarpıcı bir itiraftır bu. Çünkü Türkiye’de milliyetçilik de İslamcılık da “Taşra Muhafazakarlığı” nın ideolojik tabanından beslenir. Bu taban ise Kemalizme Anadoluculuk bağlamında karşı değildir; temel itirazı laiklik üzerinedir. Yine taşra muhafazakarlığı Osmanlı’ya hayranlık besler ama Misak-ı Milli’ye doğmatik bağlılığı vardır. Irak’ta ölen Müslüman kardeşleri için ağlar, Filistin’dekiler için içlenirken, Karabağ işgali onu fazla ilgilendirmez.
Türk taşrasının kapalı ideolojik sosyo psikolojik evreni içinde din hep milliyetçilik kavramından önde olagelmiştir. Küçük üretim, atelye ve esnafın kapitalist değer yargılarıyla örtüştüğündeyse milliyetçiliği formel ama tamamlayıcı bir süs aksesuvarı olarak görür. Örneğin Fatih’in İstanbul’u fethinin yıldönümlerinde donanmasını sembolik törenlerle yeniden Haliç’e indirir ama iş Kuzey Irak’a müdahaleye gelince yan çizer. Neo-Osmanlıcılık’la Kemalizmin keskin çelişkisi bu nedenle dışta değil, bütünüyle içtedir. Neo-Osmanlıcılık giderek törensel hale dönüşür. Hem milliyetçilik hem de İslamcılık bu nedenlerle ideolojik bağlamda asla saf olmamışlardır. Her ikisi de ideolojik alt yapılarını sürekli yeniden üreten taşra muhafazakarlığının yakıtından beslenirler. Her ikisi de iddiacı ama kendi kendilerine yeterli ve içselleşmeye çalışan konumdadırlar. Dış politikada ürkeklik ve teslimiyetçilik yurtta ve cihanda sulhçulukla örtülmek istenir; Şark tipi bir hümanizm buna eklenir.
Özellikle dış politikadan iç siyasete uzanan bu boşluk ise kalkınmacılıkla doldurulmaya çalışılır. Baraj, yol, ihracatçılık, ithalatçılık, su ve elektirk, bankacılık, borsacılık vs.
1950’den bu yana Cumhuriyet Türkiye’sinin bugün geldiği aşamanın kökü, taşradan gelen bu muhafazakarlıktan (Eski adı mukaddesatçılık) beslenen, hem dini hem de milliyetçi olduğunu öne süren bu siyasal zihniyettedir. Bu nedenle AB’ye girişe bakış açıları da kendi içinde çelişkilidir.
Saf olmayan İslamcılık ile saf olmayan milliyetçilik arasındaki yatay geçişlerin eğrisi bize şaşırtıcı gelmemeli. MSP’li eski Sanayi Bakanı Abdülkerim Doğru’nun MHP’de bir yıl genel başkanlık yapması; 1991’de  İslamcılar’la milliyetçileri Meclis’e taşıyan seçim ittifakı ve öteki örnekler ki bunlar yatay geçişin siyasal dışavurumlarıdır.

Yazarın Diğer Yazıları