Alçılı ayak, çipli kafa

A+A-
Yavuz Selim DEMİRAĞ

Rivayetler Nasrettin Hoca’yı işaret etmiş olsa da Türk Dünyası’nın hemen her köşesinde kolu - bacağı kırılan kişilerle ilgili “Önce başından kırık geçene git!..”  diye bir özdeyiş vardır.
Kolumun ve ayağımın ilk kırılışlarında bu özdeyişe kulak vermediğim için başıma gelmeyen kalmadı. ’Bir musibet bin nasihata bedeldir’ diyenler haklı. Bu defa tecrübeli olduğum için şanslıyım. Sağ ayağımın tarak kemiğine uygulanan platin çakma işini lokal anestezi sırasında neredeyse çıplak gözle seyredebilme imkanı bulduğum için kırık çıkık konusunda uzmanlığımı bile ilan edebilirim. Son iki yılda 3 anjiyo geçirip kalp damar doktorluğundaki iddiam gönül boyutunda kalmış olsa da kırık çıkıktaki alanı boş bırakmaya niyetim yok.

Ayak deyip geçmeyin a dostlar; Bu mevsimde ayağa bir de alçı yapılırsa vallahi işiniz zor demektir. Hele hele kırık bölgenizdeki teninizde açık yara var ise alçılı ayak ölümden beter hale gelir. Malum yaz mevsimi buram buram terliyoruz. Tuz yüklü ter damlacıkları açık yaraya indikçe sızı kor misali ateşe dönüşür.

Kırığın kaynama esnasındaki tatlı kaşıntısı ile terin harladığı yaranın alev dumanının alçının dışına vurduğunu sanırsınız. Bırakın elinizi; parmağınızın bile ulaşamadığı kaşıntı noktasına varabilmek için ince çubuklar, örgü şişleri gibi çeşitli aletler edinir, aklınıza gelmeyen yöntemler geliştirerek yarayı kaşımaya çalışırsınız.

O kaşıntının hazzını hayatınızın hiçbir döneminde yaşayamayacağınız için sık sık “Aman Allahım...”  diye yakarırsınız. Ama yine de yürekteki kırgınlık ayaktaki kırıktan daha ağırdır. Kırığın alçıya alınıp, sökülme süresi belliyken kalpteki kırgınlık için zaman meçhuldür...
Kalp kırgınlığı, yürek burukluğu yüzünden çoktandır niyetlendiğim Hacı Bektaş yolculuğumu sürekli ertelemiştim.

Son yıllarda Kurultay özelliğini büyük ölçüde yitirmesine rağmen ayaklarımın zorla çektiği Erciyes’e bu defa kırık yüzünden gidemiyorum diye içerliyordum.

Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli  “İnsan ne ederse kendine eder”  demiş. Kendime yaptıklarım ve bana reva görülenler yüzünden gidemediğim Nevşehir’in bir adım ötesi Erciyes’tir... Ata toprağım, memleketim Erciyes’i yasaklamışlar. Doğrusu hiç şaşırmadım. Ufuk Çizgisi ve Yeniçağ’ın müdavimleri tam bir yıl önce “Sıra hangisinde!” başlıklı yazımı hatırlayacaktır.

Ömrüm boyunca “Ben demiştim” gibi yaklaşımlardan nefret eden bir kişi olarak o yazının sonunda “Umarım bunlar benim hüsnü kuruntumdur” temennisinde bulunmuştum. Ama görünen köy yakındı...

Cumhuriyet tarihinin bana göre ilk sivil-aydın direnişi olan 3 Mayıs 1944 Milliyetçiler davasını anma günü olan 3 Mayıs Türkçüler Günü; yumuşak ama planlı bir geçişle  “Milliyetçiler Bayramı”  olarak ılıtılmıştı.

Türk Milliyetçileri’nin 12 Eylül’den sonraki en büyük organizasyonu Erciyes Kurultayı’nda önce töre bozuldu. Sonra töre adına  “Kovma”  ve  “Darp” işlerine tevessül edildi. Erciyes, Türk dünyasının bir araya gelip, soy soylayıp, boy boyladığı akademik panellerin yapılıp, meselelerin tartışılıp karara bağlandığı kurultay özelliğinden çıkarılarak panayır haline getirildi.
Üzüntü ve endişelerimizi dile getirip; bu sütunlardan yazdığımızda  “Potansiyel muhalefet”  suçlamasıyla karşılaştık.
Ardından, merhum Başbuğ Alparslan Türkeş’in en önemli mirası olan Türk Kurultayları’na yasak getirilerek, konu şahsi kaprislerle açıklanmaya çalışıldı. Ama sonuçta Türk devlet ve topluluklarının senede bir gün toplandığı Türk Kurultayı’nda örs’te demiri Türk Milliyetçileri yerine siyasi rant elde etmek peşinde olanlar dövdü. Türk Kurultayları’na gidenler neredeyse işportaya düşen “hain” damgasını yediler.

3 Mayıs, Erciyes ve Türk Kurultayları’na ilişkin düşüncelerimizi ifade ederken, “Yakında 4 Nisan’ı yani Alparslan Türkeş’i Anma programlarını da yasaklayabilirler” diye  “Sırada hangisi var?”  başlıklı yazıyı kaleme almıştım.

4 Nisan’dan önce genelge yayınlayarak başkent Ankara’daki törene il dışından katılım olmayacağı emri verildi.

Kim bilir bu yumuşak geçişten sonra önümüzdeki yıl ılımlı milliyetçilik adına Başbuğ Alparslan Türkeş’i anmak bile yasaklanabilir !

Sözün özü, “Ilımlı İslam” ve “Ilımlı Milliyetçilik” görevini yüklenenlerin kafalarındaki alçı bana hep geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Cengiz Aytmatov’u hatırlatıyor. “Gün olur asra bedel”  isimli romanda yüzlerce yıl önce kafasına deri bağlanıp, emir robotu haline getirilen “Mankurt” anlatılmıştı. Teknoloji geliştiği için şimdi beyinlere çip takılıp, kafalar alçıya alınıyor. Kırık sadece ayağımda olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları