Âmil Çelebioğlu ve dînî edebiyatımız...

Ahmet SEVGİ

Eski Türk Edebiyatı sahasındaki araştırma ve makaleleriyle tanınan Prof. Dr. Âmil Çelebioğlu’nun (20 Nisan 1934-2 Temmuz 1990) bugün vefat yıldönümü... Bundan yirmi yıl önce hac esnasında, El-Müeysem tünelinde meydana gelen faciada hayatını kaybeden bu değerli gönül adamının rahmetle anılmasına vesile olabilmek ümidiyle bu yazımda hocamızın Eski Türk Edebiyatı’nın dînî cephesine yaptığı vurgu ve bu yolda açtığı çığırdan söz açmak istiyorum...
Bilindiği üzere, Türkler Müslümanlığı kabul ettikten sonra diğer birçok müesseselerini olduğu gibi edebiyatlarını da değiştirdiler. Arap ve Fars edebiyatlarından aldıkları “şekil”, “tür” ve “konu”larla oluşturulan bu edebiyatın en bariz vasfı dînî bir edebiyat olmasıdır. İslâmiyet sonrası Türk edebiyatının bilinen ilk eserleri “Kutadgu Bilig” ve “Atabetü’l-Hakâyık”a bakıldığında bu hakikat açıkça görülmektedir. Hatta 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da teşekkül etmeye başlayan Türk edebiyatı da 14. yüzyıl sonlarına kadar bu dînî vasfını devam ettirmiştir. Klâsik Türk Edebiyatı’nın 15. asırdan sonra hüsniyat şiirine (lâ-dînî:profane) yöneldiği bir gerçek olmakla beraber Eski Edebiyatımız hiçbir zaman dînî özelliğini kaybetmemiştir. Fakat maalesef Cumhuriyet sonrasında Klâsik Edebiyatımızın sadece hüsniyat yönü öne çıkarılarak Divan şiirinin bir “aşk ve şarap” şiiri olduğu kanaati yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Oysa Divan Edebiyatında hâkim unsur dâima din olmuştur. Bence Âmil Çelebioğlu’nun Eski Türk Edebiyatına hizmeti işte bu noktada başlar. O, bir üniversite hocası olarak gerek verdiği lisans ve lisansüstü derslerde gerekse yazdığı makalelerde Divan Edebiyatının dînî cephesini öne çıkararak bu edebiyatın sanıldığı gibi “aşk ve şarap”tan ibaret olmadığını ortaya koymuştur. Ayrıca hocamız talebelerine “Miraçnâme”, “Naat”, “Yüz Hadis” gibi dînî muhtevalı doktora tezleri vererek dînî edebiyatımızın bilimsel olarak ortaya çıkarılmasını sağlamış ve bu yolda öncülük yapmıştır. Bugün dînî edebiyat ürünü eserler üzerinde yapılmış yüzlerce doktora ve Yüksek Lisans tezi varsa bunu Âmil Bey’in açtığı bu yola borçluyuz. Esasen Âmil Hoca, daha asistanken Nahîfî’nin “Manzum Mesnevî Tercümesi”ni yayına hazırlayarak ve dînî edebiyatımızın en önemli ürünü olan Yazıcıoğlu Mehmed’in “Muhammediye”si üzerinde doktora yaparak kendisini dînî edebiyat alanında yetiştirmiştir. Yani Âmil Bey, Klâsik Edebiyatımızın dînî cephesini bilerek ve şuurlu olarak ortaya çıkarmıştır.
Yanlış hatırlamıyorsam 1988 yılıydı. 3. Millî Mevlânâ Kongresi’nde Mevlânâ’nın: “Su, geminin içine girerse onu batırır. Altında bulunursa onu yüzdürür” meâlindeki beytinin şerhi mahiyetinde -doğal olarak- dînî yönü biraz ağır basan bir konuşma yapmış ve sözlerimi şöyle tamamlamıştım: “Dünyaya gelirken nasıl beraberimizde bir şey getirmediysek, giderken de aynı şekilde bir şey götürmeyeceğiz. Kârûn kadar zengin olsak bile, dünyadan nasibimiz midemize giren kadarıdır. Öyle ise nedir bu kavga, bu ihtiraslar, mal-mülk uğruna bu boğazlaşmalar?..” Oturum bittikten sonra Âmil Hoca beni yanına çağırmış ve şunları söylemişti: “Tebrik ediyorum, konuşman güzeldi. Bu kürsülerde bunların söylenmesi lazım...”
Âmil Hoca’nın, talebeleri yahut dostları ile sohbet ederken hiç havadan sudan konuştuğuna şahit olmadım. Ya edebiyatımızın bir meselesi veya bir beytin şerhi veyahut da bir tabirin anlamı üzerinde konuşulurdu. Bu özelliği sebebiyledir ki o, sadece ders ve yazılarıyla değil, sohbetleriyle de bir mektepti...
20 yıl önce mukaddes topraklarda  “Mevlâ” sına kavuşan aziz hocamız Âmil Çelebioğlu’na Allah’tan rahmet niyaz ediyoruz. Makamı cennet olsun!..

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş