Anayasa hastalığı

A+A-
İrfan ÜLKÜ

Yeni Anayasa yapmak ya da var olanı kendi siyasal bakışı, çıkarları yönünde değiştirmek hastalığı...

Bu özellikle 27 Mayıs darbesinden sonra, “Dünyanın en güzel en demokratik anayasasını yapacağız ve Türkiye’ye armağan edeceğiz” diyen Milli Birlik Komitesi ile o dönemin Anayasa hukukçularının tutkusu olarak başlamıştır bizde.

27 Mayıs darbesinin armağanı 1961 Anayasası, Türk toplumundaki dengesizliğin, Batı’ya özentinin daha doğrusu boyundan büyük işe girişip ulusal çıkarları gözardı eden hukukçu takımıyla, onları gözü kapalı izleyen askerlerin eseri oldu. Sonuç; Türkiye istikrarsızlığa itildi. Örgütlenme özgürlüğü giderek terörizmin özgürlüğüne dönüşmeye başladı. Nihayet 12 Mart geldi. Devrin Başbakanı Erim ve hükümeti 61 Anayasası’nda kendilerince bazı revizyonlar yaparak, bir takım maddeleri değiştirdiler. Böylece anayasa sosyalizme, faşizme, irticaya sımsıkı “kapatılmadı” ama biraz ışık geçirmez hale sokuldu.

12 Eylül darbesi ise 27 Mayıs’ın toplumda açtığı yaraları sarmayı istiyordu. Bu nedenle 27 Mayıs’ı bayram olarak kutlamaktan çıkarırken, askerlerce oluşturulan yeni meclis de 81 Anayasasını, yani yeni bir anayasayı hazırladı. Bu kez Mayıs’ın Prof. Sıddık Sami Onar’ları yerine Prof. Şener Akyol’lar, Orhan Aldıkaçtılar askerin vesayeti altında 12 Eylül rejimine uygun bir anayasa hazırlamaya çalıştılar. Gerçekte bu anayasa yarı başkanlık sistemine uygun şekilde hazırlanmıştı ama Evren ve Konsey üyeleri, taslak üzerinde kendilerince değişiklik yaptılar ya da yaptırdılar. Böylece Cumhurbaşkanının yetkileri yarı başkanlık düzenine göre dizayn edilmişken budanarak kuşa çevrildi.

Şimdi ikinci AKP Hükümeti de kendi “sivil” adını verdiği yeni Anayasa taslağını hazırlıyor. Bu sivil anayasa, “12 Eylül askeri anayasasına” karşı hazırlanıyor. Yeni Sıddık Samiler, Anayasa değişikliklerinde sahneye elli yıldır çıkan aktörler aynı oyunu oynuyorlar, yalnız kimlikleri değişik. Bu Anayasa “sivil” gibi görünecek ama milliyetin yerine cemaati koyacak. Gerçekte dini ağırlıklı bir Anayasa olacak. Daha doğrusu üniterizmi zorlayarak, AKP iktidarının başbakanının “seçimle gelmiş hükümdar” olmasına katkıda bulunacak.

22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarını “Beyaz devrim, sivil devrim” gibi sözlerle alkışlayan kalem erbabı, şimdi tıpkı 27 Mayıs sonrası toplumu saran o kollektif hezeyanın daha değişik bir biçimini yaşıyorlar.

Türkiye’nin yığınla meselesi, hayati sorunları var. KKTC; Kuzey Irak; enerji; PKK ve bölücülük tehdidi; rüşvet, yolsuzluk, istikrarsızlık bunların başında gelirken bütün bunlar bir kenara bırakılıyor, yeni sivil ve yarı - dini içerikli bir anayasa hazırlanıyor.
AKP’nin yeni hükümet programında dişe dokunur birşey yok. Ne dış politikada ne de ekonomi ile iç politikada. Anayasa hazırlanıyor; bu hepsinden önemli. Yeni Cumhurbaşkanı Gül, Çankaya’yı hükümete paralel bir dışişleri köşküne dönüştürme hazırlıklarında; strateji ise belli: AB’ye tam üyelik. Başka bir amaç yok. Buna karşılık Başbakan Erdoğan ise yani Cumhurbaşkanlığına seçilmesini engelleyemediği Gül’ün yetkilerini hemen hemen sıfırlayacak bir takım maddeler arayışında yeni AKP anayasasında.

Değerli araştırmacı H. Nadir Paksoy’un sözleriyle bitirelim yazımızı: “Günümüzde Türk toplumlarının karşı karşıya kaldığı en önemli sorun, tarihsel kimlik savaşıdır. Maya’yı koruma uğraşıdır. Tarih hırsızlığını önleme çabasıdır. Tarihini çaldıran toplum, kimliğini ve varlığının çekirdeğini de çaldırmıştır. Mayasız tohumsuz kalan bir toplum varlığını nasıl sürdürebilir? Kimliğini bilmeden özgür ve bağımsız yaşayabilmek için gelirini nereden ve nasıl sağlayabilir? Komşularının himmetiyle yaşasa bile, kimliğini bilmez ve koruyamazsa bütün bu uğraşıları kimin çıkarına yapacaktır?
Tarihini çaldırmış toplumlar, işte böyle ikide bir Anayasa yapmak gibi hastalıklara tutulurlar.

Yazarın Diğer Yazıları