APO'nun itirafları ve 'ama'lar

A+A-
Altemur KILIÇ

Abdullah Öcalan, nam-ı diğer APO ipten kurtuldu ve 11 yıldır İmralı adasında en iyi şartlarda ihtimamla yaşatılıyor. AB müfettişleri  yaşam şartları hususunda raporlar veriyorlar. Neden yaşatıldı ve bu özel ihtimam, muamma-devlet sırrı. Hükmün rafa kaldırılmasına karar veren Ecevit’in Koalisyon Hükümetinde Başbakan Yardımcısı olan Devlet Bahçeli de bu sırrı ifşa etmiyor. Kısacası ABD ve AB böyle istedi de ondan!.. 
Milletvekili Tacidar Seyhan, verdiği soru önergesinde Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e, “Müsteşar Ahmet Kahraman 1.5-2 ay önce İmralı’ya gitti mi? Bir mesaj götürdü mü? Vaatler tutulmadığı için mi terör olayları bu derece artmaya başladı” diye sordu. Seyhan, Kahraman’ın İmralı’ya girerken dış görüntü kayıtlarının olduğunu da ileri sürdü. Seyhan aynı soru önergesini dış mekandan sorumlu Milli Savunma Bakanlığı’na da verdiğini söyledi. AKP Hükümeti bu iddiaları yalanladı ama APO’yu muhafaza eden TSK Özel Kuvvetleri oradan hemen çekildi ve şimdi APO’yu İçişlerine bağlı Jandarmalar koruyor.

APO’nun sonu: İmralı
On beş küsur yıl Bekaa Vadisi ve sonra da Şam’daki karargâhından yönettiği PKK’nın kır ve kent terör hareketleriyle Türkiye’nin başına bela kesilen APO (Öcalan), Türk Silahlı Kuvvetleri’nin inisiyatifi ve güç gösterisi sayesinde, kendisini yıllardan beri barındıran ve her türlü destek olan Suriye’den 11 Ekim 1998 tarihinde çıkarıldı. Bir süre İtalya’da Avrupalı odaklarca barındırıldıktan sonra Yunan hükümetinin bilgisi ve Yunan gizli servislerinin marifeti ile Kenya’ya götürüldü. Oradan da muhtemelen CIA’nın verdiği destekle, Türk gizli servislerinin mahirane bir operasyonuyla 16 Şubat 1999’da yakalanarak yurda getirildi. İmralı Cezaevi’ne konuldu ve 23 Şubat 1999’da tutuklandı.

Tarihi benzerlik
Yakalandıktan sonra uçakta getirilirken anasının Türk olduğundan başlayarak Türkiye’ye hizmet etmek istemesi ve sonra duruşmalar başlar başlamaz aynı temayı sürdürmesi tahlile değer. Murat Bardakçı, Hürriyet Gazetesi’ndeki bir yazısında, Öcalan’ın bu hareketi ile göbek bağı olduğuna işaret ettiği 1925’teki isyanın başı Şeyh Said’in, yakalandıktan sonra söyledikleri arasında büyük bir benzerlik olduğunu belirtiyor. Gerek duruşmadan evvelki sorgulanmasında, gerek duruşma arasındaki benzerliklere ve 1999’daki siyasi zeminle 1925’teki siyasi koşullar arasındaki paralelliğe işaret ediyor. İngilizler Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra bize yaklaşırken bile Musul petrol kaynaklarını güvenceye almak maksadıyla Türkiye’nin güçlenmesini engellemeye çalışıyorlardı ve bunun için de Kürtleri kullanıyorlardı. İngiliz ajanı, 1918’den 1938’e kadar Güneydoğu’da, Kuzey Irak’ta faaliyet gösteren “Kürtlerin Lawrence”i Binbaşı Noel’in, 1920’den sonra bölgede zuhur eden başkaldırılarda ve 1925’teki Şeyh Said isyanında muhakkak parmağı vardı. (APO duruşmada bunları ima etti.)
İlginç olan, Şeyh Said’in yakalandıktan sonra gösterdiği mazlum hal, kendisine acındırması ve şefaat dilenmesi idi... Tıpkı APO’nun şimdi yaptığı gibi... Ezcümle; “Bu işlerde ne öndeyim, ne de arkadayım” diyordu Şeyh Said ve devam ediyordu: “Belki ortada olmuşumdur. Bizzat kumanda etmedim. Harbi ne uzaktan, ne de yakından gördüm.”

Kaçamak cevaplar...
APO’nun duruşması 2 Mayıs 1999’da İmralı’da başladı. Bundan evvel sorgulanırken de ilginç açıklamalar yaptı. PKK’nın kurucusu olduğunu, önderliğini yaptığını, Türk toprakları üzerinde silahlı bir mücadele başlattığını itiraf etti. Başlangıçta amacının “Bağımsız bir Kürt Devleti kurmak olduğunu” ve fakat sonra “Gelişen süre içinde müstakil bir Kürt Devleti kurmak değil, Kürtlerin de cumhuriyetin kuruluş sürecinde rol almış bir halk olarak, özgürlük ortamı içerisinde (Türklerle) birleştirilmesi (gerektiği) sonucuna vardım” diyor. Yerseniz!
Bu söylemlerine duruşması esnasında devam edecek fakat işi gene siyasi çözüm önerisine yani Türklerin ve Kürtlerin ortaklaşa yaşayacakları bir özerklik çözümüne bağlayacaktı. Sorgulamasında karşısına bütün bu söylediklerinin aksine eylemleri ve Ali Fırat imzalı gazete makalelerinde, MED TV’de yaptığı konuşmaları önüne konulduğunda hep; “Doğrudur bu talimatı ben verdim. Bu konuşmayı ben yaptım” diye itiraf ediyor ve “ama”  diye başlayıp bunları tevil ediyordu... Bazen de tam aksine duruşmada yargıçlar hangi eylemi sorsalar “Bilgim yok. Ben o karara karşı çıkmıştım” diye kaçamak cevaplar veriyordu.
APO, Yalçın Küçük’le, HEP, DEP, HADEP’le ilişkilerini ve para yardımlarını, hatta TBMM’ne SHP ile ittifak ederek seçilen HEP milletvekillerine ve özellikle Leyla Zana’ya, “Meclise kendi elbiselerinizle gidebilirsiniz, kendi dilinizle konuşabilirsiniz, Kürt olduğunuzu belirtebilirsiniz diye talimat verdiğini” itiraf ediyor. Hatırlardadır, Leyla Zana kürsüye PKK renkleri ile çıkmış ve Kürtçe yemin etmeye teşebbüs etmişti... Sonra HEP milletvekilleri tutuklanıp hapse sokulduklarında bizim gafiller “Şimdi dağa çıkacaklar, oysa Mecliste kalmaları daha iyi olurdu” diye dövünmüşlerdi. Onlara göre herhalde bölücülüğü parlamentoya getirmeleri daha iyi olacaktı.

ATATÜRK DİYOR Kİ
Yabancı bir devletin yardım ve koruyuculuğunu kabul etmek, insanlık vasıflarından mahrum olmayı, acizlik ve çaresizliği itiraftan başka bir şey değildir.Gerçekten bu dereceye düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir efendi getirmelerine ihtimal verilemez.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları