Atatürk hasta...

A+A-
Rauf DENKTAŞ

1938’de On Kasıma doğru ilerleyen günlerde her evde bir hüzün vardı. 14 yaşımdaydım. Ninelerimin her zamandan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın sağlığı için yüksek sesle dualarını ve dua ederken gözlerinden akan yaşları unutmak mümkün değil. Babam, her kriz karşısında yaptığı gibi ipek mendili ile başını silip, gözlerinin yaşardığını göstermemek için başını iyice elindeki kitabın içine doğru eğmekteydi. Nihayet bir gün evimize His Master’s Voice marka görkemli bir radyo geldi. Babam almıştı. Her haber saatinde Atatürk’ün sağlık raporları veriliyordu. Babam evde olmadığı saatlerde bu sağlık bültenlerini not etmek de benim görevlerim arasına girmişti. Babam eve döner dönmez bültenleri benim aldığım notlardan izlerdi. Bir gün “ya ölürse, ne yaparız” diyecek oldum. Ninelerim  “ağzından yel alsın; tövbe et; Mustafa Kemal Paşa ölür mü hiç” diye üzerime yürümüşlerdi. Birkaç gün içinde, haber saatinde, radyoyu açmayı da öğrenmişlerdi. Halbuki radyonun eve ilk geldiği gün ortalığı  “gâvur icadını eve soktular; evin bereketi gidecek” diye muazzam bir olay yaratmışlardı. Babam çareyi Kahire istasyonundan Arapça bir şeyler dinletmekte buldu. İşte  “gâvur icadı” Kur’an-ı Kerim de okuyordu. Ezan bile okunuyordu her namaz vakti. Saatler tutmasa da okunan ezandı ya! Nihayet radyo “gavur icadı” olarak alındığı yere geri gönderilmekten kurtulmuştu.
Günler geçiyor, bültenlerin sayısı artıyordu. Babam ile arkadaşları günlük yürüyüşlerine devam ediyorlardı ancak konuştukları konu daha çok Atatürk’ün hastalığı ile ilgiliydi. Cephelerde geçen yıllar; bir ulusun kaderi ile ilgili ağır sorumluluk; ölüm kalım savaşı; zafer ve arka arkaya gelen akla gelmedik adımların, kararların ağırlığı ve yorgunluğu... İhanetlerden aldığı manevi yaralar, üzüntüler. İyi bile dayanmıştı. Herkesin aklında “ya ölürse” sorusu olmasına rağmen bunu dile getiren, ağzına alan yoktu. Konuşma ölüm sözünün söylenme noktasına geldiği an konu değiştirilirdi. Biz, çocukluk ile gençlik arasında gidip gelenler, kendi kendimizi Atatürk’ün ölümsüzlüğüne inandırmıştık. Atatürk ölmeyecekti; ölemezdi, ölmemeliydi; ölüp de koca bir milleti kime bırakacaktı?
Kasımın ilk haftasına girdiğimizde bültenlerin havası da değişmiş, daha da ağırlaşmıştı. Ümitler birer birer sönmekteydi. Türk doktorlar yakın dostlarına sona yaklaşıldığını söylemekteydiler. Atatürk’ü kaybedecektik. İçimizde büyük bir acı, anlatılması güç bir ürperti vardı: Ölümsüz Atatürk, demek ölecekti? Hayatın tadı kalmamıştı. Onsuz, geleceği düşünmek mümkün değildi. Başlattığı reformlar, inkılâplar vardı. Onları kim tamamlayacaktı ? Babamın arkadaşları “İnönü var ya? Merak etmeyiniz” demeğe başlamışlardı. Herkes kendi kendini teselli edecek nedenler aramaktaydı.
Ve 6-7-8-9 Kasım günlerinde yayınlanan sağlık bültenlerini okuyanlar da dinleyenler de ağlamaktaydı. Dualar yeri göğü çınlatıyordu sanki. Her yerde matem havası vardı. Nihayet 10 Kasım’la birlikte kara haber de gelmişti. Atatürk Türk ulusunun kalbinde sonsuza dek yaşayacaktı. Atatürk ölmemişti, Türk ulusunun kalbine gömülmüştü.
Birkaç gün sonra Rahmetli Başöğretmen Turgut Sarıca ile Berber Kaya’nın dükkânında karşılaşmıştım. Atatürkçü, vatansever bir Başöğretmendi Sarıca. Kendisini görmeyeli sanki kilo kaybetmişti o heybetli kişi. O gür sesi ile etraftakilere  “Atatürk ne dedi?” diye soruyor ve sorduğu sorunun cevabını yine kendisi veriyordu: “Atatürk, ‘bir gün ben de ölüp gideceğim ancak Cumhuriyet ebediyete kadar payidar olacaktır’ demiştir. Mesele budur. Onun eserlerini, ilkelerini yaşatmaktır esas mesele, esas görev budur”  diyordu. Bizde yürek kalmamıştı. Kendi öz babamızı kaybetmişiz gibi aylarca matem tuttuk. Aylarca onu konuştuk. İsmet Paşa’nın varlığından teselli bulduk, avunduk. Bugün, Cumhuriyetin 86. yılında O’nu özlemle anıyor ve O’nun eserlerine, O’nun laik ve demokratik Cumhuriyetine zarar gelecek diye üzülüyor, titriyoruz. “Atatürk ilkelerinden vazgeçiniz, bu ilkeler AB’nin normlarına uymaz” diyenlerin karşısında bir o kadar daha Atatürk ilkelerine bağlanıyor, O’nun nurlu yolundan asla ayrılmayacağız andımızı yeniliyoruz. Nur içinde yatsın. Kısaca alplerde bu kadar canlı kalan bir kişi ölmüş olabilir mi?

Yazarın Diğer Yazıları