Bab-ı Ali'nin kapısını Urfa'dan gelirken çektiği fotoğraflarla açtı

A+A-
Şemsi SILKIM



Foto muhabiri Şevket Uygun’a en samimi arkadaşları bile “Urfalı Şevket” dediklerinde, ondan şöyle bir itiraz sesi yükselir:
 “Şanlıurfalı, Şanlıurfalı Şevket Uygun!..”
Doğduğu kentin o kadar aşığıdır ki, kim olursa olsun, memleketinin tam adını söylemesini ister. Hele yeni tanıştığı biri olursa biraz da diklenir ve ardından da neden Şanlıurfa denildiğinin tarihi bilgisini de vermekten kendini alamazdı. Müthiş şakacı ve Allah vergisi bir de taklit yönü vardır. Yıllarca beraber çalıştığımız Tercüman Gazetesi sahibi merhum Kemal Ilıcak da Şevket Uygun’u çok sever, canı sıkıldıkça da odasına çağırırdı. Kemal Ilıcak Şevket’ten bilhassa, Kenan Akın’ın Mardin’den İstanbul’a ilk geldiğindeki lehçesiyle nasıl konuştuğunun taklidini yapmasını isterdi. Şevket de, aynen ve biraz da abartılı olarak Kenan Akın’ın taklidini yapınca, Kemal Ilıcak meşhur kahkahasını patlatır ona kahve ısmarlardı.
Şevket Uygun 1942 doğumlu olup 1959 yılında İstanbul’a gelirken Urfa’da resim çektiği ilkel makinesini de beraberinde getirmiş. Yol boyunca çektiği resimlerle Son Posta Gazetesine gitmiş. Yazı İşleri Müdürü Nusret Sefa Coşkun, resimleri görünce hoşuna gitmiş ve bunların parasını vermek isteyince de Şevket, önce  “Estağfurullah efendim” diyerek şöyle konuşmuş: “-Babam, Şanlı Urfa’da gazete paketleri gelince başında bekler, Son Posta Gazetesi’ni alınca doğru kahveye gider, arkadaşlarına haberleri okurdu. Hele memleketimizle ilgili haber olunca, birkaç kez daha okurdu.. Para kabul edemem, Fotoğraflarım Son Posta’ya hediye olsun”
Bunun üzerine, Nusret Sefa Coşkun çok keyiflenmiş, kendisine çay ikramında bulunup şu teklifi yapmış:
 “-Senin resimlerini beğendim, bizim gazetenin fotoğrafçısı olacaksın!.”
Şevket o olayı yıllar sonra şöyle dile getirmişti:
-Eline sarılıp öpmek istedim ama utandım. İstanbul’u hiç bilmiyordum, bunu da söylemedim. O sırada sarı dalgalı saçlı ve ismini sonradan öğrendiğim Fehim Elele, Nusret Sefa beyin yanına gelince beni tanıştırdı ve, “Urfalı Şevket Uygun bu günden itibaren gazetemizin foto muhabiridir. Güzel resimler çekmiş bunlar taşra sayfasında kullanılacak. Kendisine gazeteyi gezdir ve yardımcı ol” dedi. Fehim Elele de benim konuşmamı sevdi. Ben de onu çok sevdim ve birlikte haberlere gittik. Benim makinemi beğenmedi, “Maaşını alınca  sana bir makine alalım” dedi. Halbuki benim maaşlı olacağımı bile bilmiyordum, ses etmedim... Ay başında bana 50 lira maaş verilince, Sirkeci’den Fehim Elele’nin arkadaşı olan bir fotoğrafçıdan makine aldık, geri parayı da eve götürdüm...
Ve Şevket Uygun, Nusret Sefa Coşkun Son Posta’dan ayrılınca o da ayrılıp Tercüman Gazetesi’ne geldiğinde artık usta bir foto muhabiriydi. Hem haber yazıyor, hem de resim çekiyordu. Kopkoyu Galatasaraylı olunca da her maça gitmeye başladı. Spor servisinin de gözdesiydi. Urfalı Şevket kısa sürede tanındı. Tanımadıklarıyla ahbaplık kurdu, arkadaş oldu ve hatta Cemiyet’in kongrede en çok oy alarak Balotaj’a bile seçildi. Yıllarca da her kongrede oyların en fazlasını alarak bir bakıma Cemiyet yönetimlerinin gediklisi olmuştu.


 

Kazandığını arkadaşlarıyla yedi!
1913 Batum doğumlu Niyazi Ahmet Banoğlu’nu 1992 yılında 17 Ağustos tarihinde kısa bir hastalık sonunda kaybetmeden önce Türkiye Gazeteciler Cemiyeti lokalindeki tatlı sohbeti sırasında bir ara şöyle demişti:
 “-Yıllar beni yaşlandıracağına, beynim her gün biraz daha cilalanıyor. Eski yazı ile tuttuğum notları bir süre önce düzene koydum. İçinde neler var neler... Ancak resimleri olursa daha da değer taşıyacağı için bir süre çalıştığım Vakit Gazetesi’nin arşivine teslim etmiştim. O resimleri alabilirsem Bab’ı Âli’de büyük fırtına ve olaylar yaratacak!.”
Ama, Cemiyet’e sonraki her gelişinde, resimleri bulamadığından yakınır üzüntüsünü açıklamaktan da kendini alamazdı.
Niyazi Ahmet Banoğlu, gazeteciliğe başladığı 1931 yılında o dönemin Hareket Gazetesi’nde röportajlar yaparak göze girdi. Ardından Akşam,  İnkılap, Halk dostu ve Vakit Gazetesinin Yazı İşleri Müdürlüğünü yaparken çok satan  haftalık “İncili Çavuş” gazetesini de çıkardı. Bu gazete için hep övünürdü:



 “-Paraya para demezdim. Sirkeci Avusturyalı Ştaybourg Lokantası’nda her gece 8-10 kişilik masamız vardı. Arkadaşlarla toplanıp, gazetenin satışından aldığım parayı burada ezerdik. Sabaha kadar keyif çatardık, benim orada olduğumu bilen büyün arkadaşlar sökün ederlerdi. Sonra lokantanın adı İstanbul oldu. Bir süre sonra orada  eski keyif ve zevk, bende de para kalmadı...”
 Niyazi Ahmet bu hovardalığını, gazetenin satışı düşene kadar devam ettirmiş. Paralar da suyunu çekince, etrafındaki o kalabalık da yok olmuş. Sonrasını anlatırken de hiç pişman değildi:
 “-Gazetelerde çalışanlar maaşlarını bölük pörçük alır veya hiç alamazdı. Ştaybourg’dan çıkanlar benden utanır, para isteyemez ve Meserret Kahvesi’nde gider masa üzerinde sızarlardı. Meserret Kahvesi, tramvayı kaçıran, cepleri delik gazetecilerin barınağıydı. Çok kez bazı arkadaşlara ay başına kadar borç çay-kahve verilirdi. Arkadaşımız da borçlarına sadıktılar. Zira takıntı yaparsa bir daha Meserret’in önünden bile geçemediği gibi arkadaşlarınca da ayıplanırdı. Niyazi Ahmet Banoğlu, M. Faruk Gürtunca’nın Hergün Gazetesi’nde de yazılar yazıp röportajlar yaptı. Sonra İbrahim Hakkı Konyalı’nın ” Tarih Dünyası “ dergisinde de başta Atatürk ile İsmet İnönü ile yaptığı röportajların bir kısmı kitap halinde basıldı.

Yazarın Diğer Yazıları