Babanı sana şikayet ediyorum...

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Ali Bayramoğlu, Hanefi Avcı’nın 15 yıl hapse mahkum edilmesiyle ilgi olarak “ahlakın bam teli” diyor.
Avcı’nın aldığı cezanın “bir skandal”  olduğunu, “zira bu cezanın bir güç oyununun, ‘özel bir cezalandırma süreci’nin doğrudan sonucu”  olduğunu söylüyor.
“Cemaat usulleriyle” önce kişilik infazına uğratıldığını, sonra -mücadele ettiği- örgüte yardım eden adam durumuna düşürüldüğünü ve nihayetinde “Ergenekon”la ilişkilendirildiğini anlatıyor.
“Savcının fezlekeyi iddianameye, mahkemenin de iddianameyi karara ‘kaynak’ yapışı”na dikkat çekiyor.
“Ortada bir kitap ve Avcı’nın evinde yapılan aramada bulunan hatıra olarak sakladığı anlaşılan ruhsatsız bir silah”tan başka bir şey yokken verilen bu cezanın “bir ahlak ve bir vicdan meselesi”, “bir vebal”, “sistem üzerinde bir şaibe”  olduğunu ileri sürüyor.
Ve “bu durumu görmemek, geçiştirmek, suskun kalmak da ciddi bir ahlak sorunudur”  diyor.
Her satırına imzamı atıyorum.
Ama...
Avcı ile aynı durumdaki başka insanların durumunu görmemek, geçiştirmek, suskun kalmak da aynı ciddiyete sahip bir ahlak sorunu değil midir?

 


***

 


Bayramoğlu’nun Avcı’yla ilgili olarak  “bir kitap bir de hatıra silah dışında bir şey yok”  dediği yazıyı okurken, yargılandığı dava dosyasında hakkında  “imza, parmak izi, paraf, el yazısı, vücut sıvısı, ona ait geçerli elektronik belge, tanık beyanı, ihbar mektubu, telefon dinlemesi, yazılı, çizili, boyalı herhangi bir kağıt, başka birisinden elde edilen ve içinde ismi geçen herhangi bir kayıt gibi ‘hiçbir şey’ olmayan” Erdal Akyazan’ın kitabını henüz bitirmiştim. Kitabın adı “Babanı Sana Şikayet Ediyorum”.
Yargıtay safhasındaki Balyoz Davası’nın sanığı olan Emekli Kurmay Albay Erdal Akyazan, o ünlü Bektaşi fıkrasındaki gibi  “peki kadıyı kime şikayet edeceğim” noktasına geldiğini düşünmüş, itirazlarına  “çağında” muhatap bulamamış olmalı ki  “geleceğe”  seslenmeyi tercih etmiş.  “O yargıçlar”ın çocuklarıyla dertleşmiş; mahkeme salonunda babalarından cevabını alamadıkları soruları, belki onlar başarır umuduyla çocuklara yöneltmiş.
Çok net, basit, anlaşılır en önemlisi  “naif” sorular:
- “Babalarınız, ‘Senin ismin bu listede var, o halde sen darbecisin!’ diyor. Erdek’te balık tutan birisinin oltasına Çorumlu birisinin adının yazılı olduğu ve karşısında da ‘Bu adam hırsızdır!’yazılı bir kağıt takılsa, adamı hırsızlıktan yakalayıp tutuklayacak mıyız yani?”
- “Savcı babalarınızın hazırladığı dosya 60 bin sayfa. Yargıç babalarınız bu dosyayı aldı 13 günün sonunda, ‘inceledik, bunlar bizce de muhtemelen suç işlemiş, kabul ettik’ dedi. (...) 13 gün boyunca hiç yemek yemese, hiç çay içmese, hiç banyoyu kullanmasa ve hiç uyumasa, durmadan dosya okusa günde 4.615 sayfa incelenmiş olur. Günde 4.615 sayfa ve hiç durmadan.  (...) Mahkeme başkanı ilk duruşmadan 2 gün önce atandı. (...) 2 günde 60 bin sayfa nasıl incelenir?”
- “Yasa ‘Savcı tutukluluk isterse sanığın savunması dinlenir’ diyor. Ama babalarınız beni dinlemedi. (...)  Bir yasa açıkça, bilerek, isteyerek vicdanen rahat şekilde çiğnenebilir mi?”
- “Yasa diyor ki, ‘Eğer kamu kurumundan bilirkişi talep edeceksen, o kurum sana liste halinde birkaç kişi önerecek, sen de onların arasından birisini seçeceksin’ Peki babalarınız ne yapmış? CD’leri teslim aldıkları gün TÜBİTAK’tan çağırdıkları bir şahsa CD’leri vermişler. Liste? Yok... (...) Yasaya aykırı olarak belirlenen ve yetkisiz olan kişiye delil teslim etmek hukuka uygun mudur ve bu durum delil zincirini bozar mı?”
- “Yasalarımıza göre bilirkişiler İl Adalet Komisyonu tarafından belirlenen o ildeki bilirkişilerden seçilir. Bizim soruşturma İstanbul’da açıldı. Ancak savcı olan babalarınız Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden 4 kişi seçti. Gerekçe? Yok! Üstelik hepsi Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesinde polis. Bunlar için Emniyet Genel Müdürlüğü’nün görevlendirme yazısı? Yok! O polisler bilişim uzmanı olmadıkları için Ankara bilirkişi listesinde de isimleri yok... Bu 4 polis başka bir yerlere de inceleme yapmışlar mı derseniz, evet yapmışlar. Balyoz-1, Balyoz-2, Balyoz-3, Poyrazköy, Amirallere Suikast, Kafes, Mustafa Balbay’ın ev incelemelerini de bu polisler yapmış. Sizce de ilginç değil mi?”
-  “Şimdi sizi ‘Filancayı vurmuşsun’ diye yakalasalar, ama siz kimseyi vurmamış olsanız, savcı bir yerlerden bulduğu bir silahı adamın kardeşine verse ve ‘Şuna bak bakalım ağabeyinin cinayet silahı bu mu’ dese siz ne yaparsınız?”
-  “Bir avukat babalarınıza, ‘Ben sanıkları vatanı savunur gibi, bayrağı savunur gibi savunuyorum’ dedi. Düşünün lütfen vatan kime karşı savunulur? Bayrak kime karşı dik tutulur? Bunlar nasıl kabullenilir? Ama babalarınız sessizce dinledi tüm bunları. Kabulden mi retten mi?”
- “Babalarınıza lütfen söyleyin yargıladığı sanıklara iyi baksın. O sanıklar 92-93’te terör açısından gidip geldiğimiz yıllarda ibreyi üniter yapıya döndürenlerdir. O sanıklar, şanla şerefle donanmaya kattığımız Heybeliada’ya silah ve makine yerine yüreklerini koyanlardır. O sanıklar tayyaresine aşık, ikametgahı hanesinde “mavi gök” yazanlardır. O sanıklar ülkenin yüzde 94’ünde, kuş uçmaz, kervan göçmez yerlerde anayasal düzeni hakim kılanlardır... Biz, “Bu memleketi seviyoruz, ülkesini seven yasaya doğal olarak saygılıdır” diyoruz; birileri, “Biz de ülkemizi seviyoruz, onun için de tepelenmeniz lazım” diyor. Ya biz ya onlar yalan söylüyor. Şehitler mi? Heybeliada mı? Gökyüzündeki çelik izleri mi yalan?”
...Ve kitaptaki en trajik sorulardan biri bence:
- “Einstein diyor ki, “Delilik, sürekli aynı şeyi yapıp, sonucun farklı olmasını beklemektir” Sahteliği sürekli ispatlayıp babalarınızın bunu kabul etmesini bekliyorum. Durumum tanıma tıpatıp uyuyor. Söyler misiniz, sizce ben deli miyim?”
...Ve kitabın, vatan toprağını PKK’ya teslim sürecine de ayna tutan, altı kalın kalın çizilmesi gereken sorusu:
- “ABD Başkanı Woodrow Wilson’un bizi beş parçaya bölen planı malum. 90 yıl önce Wilson Derneği’nin yer sorununu, kendi gazete bürosunu vererek çözen gazete bugün de yayında ve ‘cici basının’ vazgeçilmezlerinden. 90 yıl önce o projeye destek verenler özgür iken Ziya Gökalp tutukluydu. Bunu kim mi yaptı? Yıkılan bir devletin adalet mekanizması. O günkü adaletin savcı ve hakimleri İstanbul’da Kemalistleri tutuklarken, Maraş’a vali olarak atanan Yüzbaşı Andrea’yı karşılamak için sokakta sıraya giriyordu. Ocak 1905 İstanbul. Sirkeci’de bir ev arandı. 2 kurmay yüzbaşı, Namık Kemal’in eserleri tehlikeli bulunduğundan, Sultan II. Abdülhamit’e suikast suçlaması ile tutuklanıp Bekir Ağa Bölüğüne hapsedildi. Sonra iki tutuklama daha ve dört kişi oldular. Sizce bunlar kimlerdi? Babalarınız biliyor mudur acaba? Birisi Ali Fuat Cebesoy’dur. Diğeri ise Mustafa Kemal. Yüzbaşı Andrea’yı sokakta karşılayan hukuku uygulayanlar da eminim adalet dağıttıklarını söylüyorlardı. Film tanıdık geliyor mu?”
Ya size?
Kitapta “adaletsizliğin çapını” en kestirmeden özetleyen cümlesiyle bitirelim:
“Onların dağıttığı adaleti sizin için bile dilemiyorum.”

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları