Balkan Yolculuğu: Sırbistan’dan Bosna Hersek'e

Balkan Yolculuğu: Sırbistan’dan Bosna Hersek'e
Nergishan TEKİN / Fotoğraflar: Gülnaz TEKİN

Bosna Hersek’te yüksek yüksek minareler!

TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü Bosna-Hersek’te çok faal. TİKA’nın Bosna-Hersek Koordinatörü Ömer Faruk Alımcı, bizi Mimar Sinan’ın eseri, bütün dünyada Ivo Andriç’in Drina Köprüsü romanıyla tanınan Vişegrad’daki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü’nü görmeye götürdü. Sağ olsun. Bu köprü, yakın zamanda TİKA’nın projesiyle restore edildi. 4,5 milyon Euro harcanmış. Vişegrad Bosna-Hersek Federasyonu’na bağlı Sırp Cumhuriyeti sınırları içinde kalıyor. Dolayısıyla Sırpların izniyle ancak bu restorasyon yapılıyor. Ömer Faruk Alımcı Bey’in anlattığına göre, birtakım zorluklarla karşılanmış ama proje tamamlanmış.

Başka bir şey dikkatimi çekti. Orta Asya’da biz Osmanlı mimarîsinden habersizdik. Cami mimarisini pek bilmeyiz. Türkiye’ye gelince, her yer cami, her yer minare görünce, şaşırdım doğrusu. Bir başka iklimdeydim. Minareler ilk baştabana bir şey ifade etmedi. Zaman geçince, bu minarelerin varlığı bizim de varlığın olduğunu düşündürdü.

Başka bir şey dikkatimi çekti, demiştim. Sırbistan’dan Bosna-Hersek’e, Zvornik’e geçtikten sonra yer yer minarelerle karşılaşınca, insanı ister istemez bir sahiplenme hissi kaplıyor. Dikkatimi çeken ise, minarelerin yüksekliği... Türkiye’dekilerle de kıyas edilemeyecek yükseklikte... Acaba bir yarış için mi yüksek yapıyorlar? Cami yanında hemen kilise de görülüyorsunuz geçtiğiniz yolda... Hristiyanlar da kilise damlarını, kulelerini mümkün olduğu kadar yükseltmişler

Soruşturdum, Balkanlarda çok sayıda Osmanlı eseri olduğunu öğrendim. Bir kaynak da söylediler, Ekrem Hakkı Ayverdi’nin "Avrupa'da Osmanlı Mimarisi" adlı eseri. Yalnız Balkanlarda 15.787 adet mimarî eser varmış. Camiler, medreseler, mektepler, tekke ve zaviyeler, imarethaneler, hanlar, hamamlar, türbeler, köprüler, kervansaraylar, çeşmeler, saat kuleleri, hastaneler, bedestenler, kütüphaneler ve daha birçok eser.

TİKA Sosyal Faaliyetleri Önemsiyor

TİKA koordinatörü Ömer Faruk Alımcı, TİKA’nın Bosna-Hersek’teki faaliyetleriyle ilgili bize enteresan bilgiler verdi. Restorasyonlar dışında sosyal faaliyetler söz konusu. “Yakın zamanda aileleri belirleyerek keçi dağıtımımız olacak. ” deyince şaşırdık. “Ankara keçisi mi?” diye sormadan edemedik. Anlatmaya başladı:

“Şu an için daha onu belirlemedik. Ama makul olan buradan almak gözüküyor. Onunla ilgili bir fiyatlandırma çalışması yapıyoruz. Firmalardan fiyatlar almaya çalışıyoruz. Çünkü burada, Bosna-Hersek gerçekten tarım ülkesidir. Yani hayvancılık ülkesi diyebiliriz.

Araya girip: “Ama her tarafı dağlık” dedik.

“Dağlık, ama arazı verimli. Meselâ insanın geçimi sadece tarım olabiliyor. Hayvancılık olabiliyor. Tarım ve hayvancılığa uygundur. Dediğim gibi Yerköy, Sungurlu gibi oradaki arazileri yok burada, küçük küçük araziler ama verimli araziler. Burada sera kurulumu çok önemli. Tepelik ve eğilimli yerlere sera kurabiliyorsunuz, sera kurduğunuzda yıl içerisinde ve gün içerisinde daha fazla ürünler elde edebiliyorsunuz. Bizim de en son iki bölgede sera dağıtımımız oldu. Yaklaşık 150 m² alan bunlar. Bildiğiniz gibi, Bosna Hersek’ın kış ayları çok sert ve karlı geçiyor. Seralar kışın çok kullanılamıyordur ama, ilkbahar, sonbahar ve yazın son derecede aktif kullanılıyor. Onunla ilgili Saraybosna Üniversitesi’nin Ziraat Fakültesi hocaları araştırma içerisindeler. Onlarla beraber işbirliği içerisinde projeler yürütüyoruz. Seracılık, keçi dağıtımı, ceviz dikimi gibi projelere öncelik verdik. Onlar devam edecek. Mesela ahududu üretimi yapılıyor. Bazı eksiklikleri oluyor, mesela sulama sistemleri, tohum almayla ilgili, o noktalarda da TİKA olarak desteklerimiz devam ediyor. Yani istihdama yönelik ileride birçok projelerimiz olacak.”

Mostar’a giderken yol üzeri arı kovanları, kavanozlarla bal sergileri görmüştük. Arıcılığı sorduk.

“Evet, evet, biz mesela 2012 yıllarında, hatta bizim tarım bakanlığımızda bir uzmanımız Maglay tarafında iki yıl boyunca bulunup, oradakilere,  arıcılık ile ilgili eğitimler verdi. Biz de o eğitimlerin ardından da, onlara arılı kovan, ana arı verdik. Üretimleri hızlı bir şekilde devam ediyor. Çiçek çok, farklı farklı bitkiler var. Yeşilin bin bir türü var burada. Bu noktada arılar daha iyi besleniyorlar. Farklı farklı bal ürünleri,  mesela bu yıl kestane balı çok yaygınlaştı. Mesela bizim ülkemizde kestane balı çok nadir bulunur. Sadece Karadeniz bölgesinde bulunur ve da çok pahalıdır. Burada daha uygun ve daha kaliteli, ucuz diyebiliriz.

TİKA kadınlar istihdamına çok önem veriyor. Ömer Faruk Alımcı 75 yaşında tek başına yaşayan bir kadını örnek olarak anlattı:

“Mesela geçen haftalarda,  bir tane teyzemiz 75 yaşında, o teyzemize sera teslim ettik. Teyzemiz de bu seradan büyük gelir elde edecek. Sadece bir ineği var. Geçimi sadece o. Ondan, yani inekten aldığı süt, seradan alacağı ürünler. Teyzemiz özelikle Hırvatların, Sırpların yoğun yaşadığı bir bölgede. Teyze tek başına orada mücadele vermiş oluyor.”

Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü Restorasyonu

Osmanlı sadrazamı, memleketi, sonra dünya tanınacak bir eser bırakıyor. Ünlü mimar Sinan’a, Vişegrad kasabasında, Drina Nehri üzerine bir köprü inşa ettiriyor.

Bir sürü tünel geçerek bu köprüye geldiğimizde, Türk gruplarla da karşılaştık. Türkler Bosna-Hersek’te her yerde... Özellikle Saraybosna ve Mostar’da. Satıcılar da Türkçe öğrenmişler, giyiminden, görünüşünden Türk olduğunu anlıyorlar ve Türkçe sesleniyorlar.

TİKA’nın restorasyonunu bitirdiği bu köprüden biraz bahsetmek istiyorum. TİKA’nın hazırladığı notlarda şunlar yazılı:

“1571 ile 1577 yılları arasında inşa edilen köprü, Bosna Hersek ve civarı Avrupa'daki köprü mimarisi örneklerinin en güzel ve sıra dışı olanlardan birisidir. Köprü, Bosna eyaleti ile Osmanlı İmparatorluğunun başkenti olan İstanbul arasındaki anayol üzerinde inşa edilmiş olup etrafındaki köy ve şehirlerin gelişmesinde anahtar rol üstlenmiştir. Köprü günümüzdeki ününü kazandıran ise, bölgede yaşayan farklı etnik kültürel arasında ilişkinin son 350 yılını Drina Köprüsünün tanıklığıyla aktaran ve yazarı Ivo Andriç'e Nobel ödülü kazandıran 1961 yılında yazılan rina Köprüsü’ isimli romanıdır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun en parlak döneminde 3 padişaha vezirlik yapan Sokullu Mehmet Paşa tarafından, Mimar Sinan’a yaptırılan köprü, hem teknoloji tarihi, hem de dünya kültür mirası bakımından önemli. Türkiye Cumhuriyeti ile Bosna-Hersek arasında, Bosna-Hersek'te bulunan, 2007 yılında Dünya Miras Listesine alınan, Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü'nün yapısal unsurlarının tespit edilmesi, restorasyon projesinin hazırlanması ve projenin uygulanması konusunda işbirliği protokolü, 24/05/2007 tarihinde imzalanmıştır.

Protokolü, Türkiye Cumhuriyeti adına "Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) ile Bosna- Hersek adına, Bosna-Hersek Tarihi Eserleri Koruma Komisyonu ve Vişegrad Belediyesi imzalamıştır.

Osmanlı döneminde küçük bir kasaba olan Vişegrad, İstanbul'dan Saraybosna'ya giden yol üzerinde son derece önemli bir konuma sahip olduğundan, devletin özel ilgisini görmüş, kısa zamanda gelişmiş ve Osmanlı değerlerini taşıyan bir şehir haline gelmiştir.

15.yy.da Vişegrad, Bosna sancağına bağlı Pavli vilayetinin kadılık merkezi olmuştur. Vişegrad, 15. yüzyıldan 19. yüzyıl ikinci yarısına kadar Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde kalmıştır. Sokullu Mehmet Paşa Vişegrad’da,  köprü ile birlikte han, hamam, imaret, cami, dükkan cami gibi eserler yaptırmıştır. Ancak Sokullu Mehmet Paşa’nın köprü dışında diğer eserleri günümüze kadar ulaşamamıştır.

Köprüye ait en eski resim, 1873 yılına aittir. Bu resimde nöbetçi kulübesi, hanın giriş kapısı ve cami görülmektedir.

Osmanlı Döneminde köprünün seyir sekisi üzerine ahşap bir nöbetçi kulübesi yapılmış, geçiş güvenliğinin ve gümrük işlemleri burada gerçekleştirilmiştir. Bu kulübe 1886 yılında kaldırılmıştır.

1896 yılında meydana gelen taşkında, kitabe köşkünün zemininden, 1,60 m yükseğe kadar su yükselmiştir. Bu taşkında köprünün korkulukları tamamen yok olmuş ve köprünün bazı kısımları zarar görmüştür. Daha sonra bu korkuluklar yeniden yapılmıştır. Zamanla ve özellikle su taşkınlarından dolayı köprünün temelleri zayıflamış ve uyulmuştur.

Avusturyalılar 1908-1909 yılında köprünün ayaklarında meydana gelen bozulmalar ve onarımı için proje hazırlamıştır. 1911 yılında revizyonu yapılan projeye göre, 3, 4, 5, 6, 7. ayakların onarımları yapılmıştır

1914 de, Avusturyalılar, Vişegrad’dan Rogatica’ya doğru çekilmişler ve bu sırada Sırp askerlerinin köprüden geçişini engellemek için, 1911 yılında yerleştirdikleri patlayıcıları patlatarak bir ayağını yıkmışlardır.

1915 yılında. Avusturya askerlerinin baskısı sonucu, Sırp askerleri geri çekilirken bir ayağı daha yıkmışlardır. 3. ve 4. ayaklarla birlikte köprünün 3. 4. ve 5. kemerleri yıkılmıştır.

Avusturyalılar stratejik önemi olan bu geçişi sağlamak için hızlı bir şekilde, 1914-1915 de yıkılan kısma, çelik konstrüksiyonlu bir köprü inşa etmişlerdir. Bu çelik köprü 1939'a kadar kullanılmıştır.

1939-1940 yılları arasında, çelik köprü kaldırılarak, köprünün yok olan kısımlarının yenileme çalışmaları yapılmıştır.

Rekonstrüksiyon projesi Saraybosna’da yapılmıştır. Köprünün inşaatını Saraybosna’da faaliyet gösteren Adam Till şirketi üstlenmiştir.

Onarımda köprünün ilk yapıldığı dönemde kullanılan taş ocağından, taş tedarik edilmiştir.

Devlet Müzesi'nde bulunan her iki kitabenin Rekonstrüksiyon çalışmaları yapılarak yeni kitabeler yerine konulmuştur.

II. Dünya Savaşı sırasında, 1943 yılında, Almanlar geri çekilirken köprüyü bombalamıştır. Köprüde bu sefer daha büyük çaplı bir hasar meydana gelmiştir. Köprünün bu hasarda 3. 4. 5. ve 6. ayaklarıyla birlikte kemerleri, kitabe köşkü ve seyir terası da yok olmuştur. Daha sonra yıkılan kısımda geçişi sağlamak üzere, çelikten basit bir köprü yapılmıştır.

1949 da köprünün yıkılan ayaklarının Rekonstrüksiyonuna karar verilmiş, projesi mühendis Weber tarafından Bosna-Hersek Proje Enstitüsü’nde yapılmıştır. 1952’de köprünün restorasyonu bitirilmiştir.

Yenilenen ayakların iç kısımları betonarme olarak yapılmıştır. Köprünün yenilenen
kısımlarında, Banja ocağından alman sedra taşı kullanılmıştır.

Bu dönemde köprü üzerinden geçen elektrik ve telefon hatları döşeme altına alınmıştır.

1951 de, Bosna-Hersek Kültür, Tarih ve Doğa Mirasını Koruma Enstitüsü tarafından çıkarılan 1099/51 sayılı yasa gereği köprü devletin koruması altına alınmıştır.

1960 yılında köprüden rampaya dönüldüğü yerde, taşıt trafiğini rahatlatmak amacı ile bir geçiş yapılmıştır. Köprünün bu kısımda korkulukları kaldırılarak, betondan karşı yola ek bir geçiş yapılmıştır.

1991'de Bosna-Hersek Kültür, Tarih ve Doğa Mirasını Koruma Enstitüsü tarafından
geliştirilen bir tasarım projesi ile rampa yeniden düzenlenmiştir.

2003 yılında köprü taşıt trafiğine kapatılmıştır.

Uzunluğu köprüye yaklaşım rampası ile beraber 299 metre,  genişliği ise 7.20 metredir. Köprü toplam 12 kemerlidir. Drina Nehri 11 kemerle geçilmiş, rampasında ise, 1 kemer daha bulunmaktadır.”

TİKA’nın köprüye dair verdiği bilgi böyle. İlk yapanlar da Türklerdi, son olarak restore edenler de Türkler.

Savaşlarda önce köprüler bombalanıyor. Tarih tahrip ediliyor.

Mostar’da Bir Gün

Mostar’da da bir gün geçirdik. Yine burada Mimar Sinan’ın eli değmese de emeği geçen yine dünyaca ünlü bir köprü var. Mostar Köprüsü. Sinan’ın öğrencisi yöre halkından Kemalettin yapmış. Ama onun yaptığı köprüyü bu defa daha yakın zamanda, 1993’te Hırvatlar bombalayıp yıktılar. Hâlbuki Mostar’nı yarısı Hırvat... Eser aynı zamanda onların. Köprü başında bir kafede, bombalanışı ve sonra yapılışı sık sık gösteriliyor. İnsanlığa ait bir eserin böyle hoyratça bombalanması çok üzücü.

Mostar’da her adım başı cami var. TİKA burada da çok eseri restore etmiş.

Mostar’da Yunus Emre Enstitüsü’nün Başkanı Yunus Dilber Bey’le görüştük. Meğer bu enstitünün ne kadar çok faaliyeti varmış. Kitaplar yayınlamışlar. Türkçe öğretiyorlar, Türk kültürünü tanıtıyorlar.

Yunus Dilber Bey, faaliyetleri şöyle özetledi:

“Kültür sanat alanı çok geniş bir alan.  Bu bağlamda kitaptan atımları, Türk edebiyatıyla alakalı ya da bu bölgede Türkiye ile ilgili yazılmış kitapların tanıtımı.  İkincisi Türkiye ilgili sergiler, resim sergisi, el işi sergileri, sanat sergileri, bunun gibi çalıştığımız alanları var.  Tiyatrolar yapıyoruz, Bosna Hersek’te okullarda Türkçe öğrenen çocukların oynadığı Türkçe tiyatrolar var.   Meselâ mayıs ayında Kayseri’deki uluslararası tiyatro festivaline katıldılar, ve iki dalda ödül aldılar.  Bunun gibi Türk edebiyatı ile alakalı tercüme.  Bu son dönem Yeni modern dönemi ile alakalı bazı şairlerimizin şiirleri Boşnakçaya tercüme ediliyor.  Burada da, ücretsiz olarak insanlara dağıtılıyor.  Bu bahsettiğim kitap da.  Mehmet Akif  Ersoy’un Bosna ile ilişkisiyle alakalı.  Bununla ilgili başka bir kitap da var M.  A.  Ersoy’un, Türkiye’de  yaptığı konuşmalar. Bosna Hersek’teki Mispah dergisi nde 1930-1940 yıllar arasında yayınlanmıştır Arap harfleriyle Boşnakça. Biz bunları tekrar Latinize ettik, küçük bir kitap hâline getirdik ve bastık, Boşnaklar okuyabilsinler diye.   Tabi bu araştırmayı yaparken de, aslında Türk edebiyatının birçok eserini Bosna-Hersek’teki farklılığı dergilerde, gazetelerde ya da, bunu gibi eserler de, yayınlandığını ve tercüme edildiğini fark ettik.  Boşnakça dergilerdeki bütün tiyatro, roman, şiir, tercümelerin hepsi toparlandı. 950 sayfalık bir kitap. Bunu da kütüphanelere, akademisyenlere, Türk dili ve edebiyat öğrencilerine ücretsiz olarak dağıtıyoruz.   Bu Osmanlıdan önce, bu bölgeye gelmiş Sarı Saltık hazretlerinin hayatı ile alakalı, Türkiye’deki Necati Demir ve Necmettin Turinay’ın Türkçe yazdığı makaleleri biz kitapçık hâline getirdik, bunu Boşnakça olarak bastık.  Blagay tekkesinde mayısın ikinci ayında, ikinci cumartesi büyük zikir programı olur ve panayır kurulur.   Üç günlük bu panayıra yaklaşık 30 bin kişi Bosna Hersek’ten ve yurt dışından gelir.  Biz de bu kitabı 5 bin adet basıp, insanlara ücretsiz dağıtıyoruz.   Çocuklar dediğim gibi Türkiye’deki festivallere katılıp, uygulayabilme imkânına kavuşuyorlar.  Geçen hafta da Türkiye günleri haftası yaptık.  Ebru atölye çalışması, hüsnühat atölye çalışması, akşam ney konseri, Türk yemekleri ile alakalı iki günlük bir program.   Kültür alanında diğer çalıştığımız önemli kuruluş ise Kayseri büyükşehir belediyesi. Kayseri Mostar’ın kardeş şehri. Burada uzun yıllar meslek ve sanat kursları yapıyorlardı.  Biz bir yıldır bu işi, işbirliği neticesinde beraber yapıyoruz.  Üç aylık dönemler halinde Kayseri’den buraya eğitimciler geliyorlar ve buradaki Boşnaklara ebru, kaligrafi, Türk mutfağı, iğne oyası, takı tasarımı, dekoratif ahşap süsleme, bununla alakalı zanaatımızı öğretiyorlar. Bu kursların hepsi ücretsiz. Üç aylık dönem yaklaşık 200 yakın öğrenci var. Yemek kursunda üç aylık periyotta yaklaşık 90 kişi vardı.  Ebru kursunda 60 kişi, filografi kursunda 35, 40 kişi vardı...  Ayvaz Dede, Sarı Saltık Hazretleri gibi Fatih Sultan Mehmet’ten önce buruya gelip, İslâmiyeti yaymaya çalışan Alperenlerden.   Burada bilinen ve her sene kutlamaları olan büyük bir şenlikleri vardır.   Çocuklar bunu daha yakından tanısınlar diye, biz çizgi roman hâline getirdik.   Senaryosunu yazdık.   Bunu da, bu şenliklerde ücretsiz dağıtıyoruz.   Bunun gibi aynı Çanakkale Zaferi ile alâkalı, Türkiye’deki basılmış kitapları yine çizgi roman hâlinde tercüme edip, yine Çanakkale şehitlerini anma günlerinde, okullarda ve etkinliklerde ücretsiz olarak dağıtıyoruz.   Bunun ardında yaptığımız şiir günleri var, kültür akşamları var, bu akşam da Türksoy’un konseri var, temmuz ve ağustos aylarında Mostar’da devam eden yaz festivali var.   Bu festivalin sponsoruyuz. Bu festivalde temmuz ayı içerisinde Bursa büyükşehir belediyesinin halk oyunları ekibi geldi.  Bir hafta boyunca da, Türk sineması haftası yaptık.  Yelpazesi geniş olan kültür sanat etkinliklerimiz var.” 

 

Yazacak daha çok şey var ama bu kadar yeter, diyoruz.

1-914.jpgSaraybosna’da, Başçarşı’da, eski Galatasaraylı futbolcu Tarık’ın işlettiği lokanta. 

2-766.jpg
Vişegrad’da, Sinan’ın yaptığı Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü. TİKA restore etti. Ivo Andriç Drina Köprüsü romanının asıl roman “kahramanı” bu köprü! Sağda biraz uzakta yıkık bir minare görüyorsunuz. 1993’te Hırvatlar bombalamış. Sonra yanlışlıkla vurduk demişler. Hemen yakınında bir de kilise var. Onu “yanlışlıkla” vurmamışlar! / Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü’nden Vişegrad.
4-296.jpg
Mostar’da Şeyh Muhammed Baba Türbesi.
5-148.jpg
Mostar’da Karagöz Bey Camisi.
6-080.jpg
Mostar’da Yunus Emre Enstitüsü’nün faaliyet gösterdiği bina.
7-044.jpg
Ünlü Mostar Köprüsü’nün hemen yakınında Neredva Nehri’nde eğlenen yerliler ve turistler. Bu fotoğraf Yunus Emre Enstitüsü’nün arka bahçesinden çekildi.
8-025.jpg
Burası Mostar yakınındaki Sarı Saltık Tekkesi’nin önündeki bina bu binadan türbeye geçiliyor. Yakın zamanda yapılan bu bina tarihî mekânı kapatıyor.  Bina yıkılıp alanın açılması gerek.
9-024.jpg
Mostar’da, Mostar Köprüsü’nün küçük numunesi “Yalancı Köprü” diye anılan, yine Mimar Sinan öğrencisinin yaptığı köprü.
91-001.jpg
Ünlü Mostar Köprüsü. Hırvatlar yıkmışlardı. Türkler 2004’te aslına uygun yeniden yaptılar.
92-001.jpg
Blagay. Mostar 12 kilometre. Buna Irmağı’nın kaynağı dağ. Sarı Saltık’ın Tekkesi su kaynağının dibinde ama maalesef önüne bina yapmışlar, orijinalliği bozmuşlar. Üstelik su kaynağında küçük kayıklarla gezinti yaptırılıyor ve kaynağın hemen yanında ırmağın iki kıyısı balık lokantalarıyla dizili... Tarihi tahrif için ne gerekiyorsa yapmışlar. İnşallah Türk Devleti TİKA aracılığıyla buraya el atar.
93.jpg
Sarı Saltık’ın Tekkesi’nden, Neredva Nehri’yle birleşen Buna Irmağı kaynağının görüntüsü. Bu mağara derin değilmiş. Su hemen ağızdan kaynıyormuş.
94.jpg
Sarı Saltık Tekkesi’nin bulunduğu alan. Görüldüğü gibi lokantalar dizili ve tekenin önü yeni yapıyla kapatılmış. O güzel kaynağın tabiî görüntüsü bozulmuş.
95.jpg
Sarı Saltık Türbesi’nde iki kabir (makam) bulunuyor, biri Sarı Saltık, diğeri Âşık Paşa.

 

---

 


6. Bölüm

Saraybosna’da Güneş Bir Başka Doğuyor

Saraybosna’da güneşin doğuşunu çok sevdim… Dağlar arasından yol bulabilen ışık huzmeleri yemyeşil yamaçlarda helezonlar çiziyordu.

“Göz doyumluğu” diye bir deyim Türkiye Türkçesinde var mı, bilmiyorum. Daha iyi bildiğim Orta Asya Türkçesinde, benzer bir deyimi hatırlamıyorum.

Saraybosna’da güneşin doğuşu bir göz doyumluğu… Gözü doyanın, gönlü ferahlıyor.

Suikast Köprüsü

Saraybosna’nın dünya tarihinde de ayrı bir yeri var. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı Saraybosna içinden akan Miljacka (Milyatska) nehri üzerinde, Osmanlı eseri köprünün şehir merkezi (kuzey) tarafındaki ayağıdır. Gidenler görmüşlerdir. O ayağın bir tarafında bir taş oturma yeri vardır. Burası savaşı başlan suikastın başlama noktasıdır. Bu alan da At Meydanı olarak geçer.

Osmanlılar döneminde, köprünün karşı (güney) tarafında Latinluk veya Frenkaluk denilen bir yer varmış. Köprü adını oradan alır, Latin Köprüsü diye anılır. Güney bölgesini kuzeydeki eski şehir merkezine bağladığı için Latin Köprüsü” adı kullanılır. Bu tarihî köprü yapılmadan önce, 1541’de yılında bir ahşap köprü, 1565’te Ali Aynî Bey tarafından taş bir köprü varmış. taş köprüyü, 18. asrın sonunda sel alıp götürünce, 1798 yılında Hacı Abdullah Briga tarafından bugünkü köprü yapılır.

Saraybosna 1878’de, Berlin Antlaşması’yla Osmanlı’dan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na geçmiştir.

Avusturya - Macaristan Veliahdı Ferdinand ve eşi Hohenberg Düşesi Sofia 28 Haziran 1914’te Saraybosna'yı ziyaret ederken, bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip tarafından öldürülmüştür.  

Öldürmenin de bir hikâyesi var. Uzatmayacağım. Önce bomba patlatılıyor. Son kurşunları Princip sıkıyor. Princip ve arkadaşları Genç Bosna örgütünün üyeleridir. Bosna-Hersek'i Sırbistan Krallığı'na bağlamak istemektedirler.

Suikasttan bir ay sonra, 28 Temmuz 1914'te Avusturya-Macaristan Sırbistan'a savaş ilân etmiştir. Rusya 30 Temmuz'da Sırbistan’a destek için savaşa katılır. Almanya da 1 Ağustos'ta Rusya'ya savaş açar derken, herkes birbirine girer ve Osmanlı Devleti de Almanya yanında savaşa dâhil olur.

Avusturya-Macaristan Hükümeti suikastın yapıldığı yere bir anıt dikmişse de, bu anıt 1918 yılında Avusturya-Macaristan'ın Birinci Dünya Savaşı'nı kaybedip Bosna-Hersek’ten çekilmesi üzerine Sırplar tarafından yıkılmıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da köprüye, millî kahraman ilan edilen Gavrilo Pricip'in adı verilmiş, Yugoslavya parçalandıktan sonra köprü eski adıyla anılır olmuştur.

Bu köprün hemen karşısında bu suikasta dair bir müze bulunmakta. Dış cemakânlarda Ferdinand ve eşinin Saraybosna ziyaretleri, suikast sonra kargaşalık, suikastçıların yakalanmaları, yargılanma evreleri, ilk yapılan anıtın fotoğrafları, Prens ve eşinin suikasta uğradıkları otomobilin fotoğrafları sergilenmektedir.

Sırplarda Tarihin Başlangıcı!

Dünyaca ünlü Drina Köprüsü romanın yazarı Ivo Andriç, Kosova Meydan Savaşı için “Kosova Sırp halkının alın yazısıdır” demiştir. Prof. Dr. Vamık Volkan’ın dediği gibi (dün yazdım) Sırplarda 1389 Kosova Meydan Savaşı “seçilmiş travma”dır. Sırp tarihi bu savaşla kodlanmıştır.

Slobadan Mıloşeviç, 28 Haziran 1989'da savaşın 600. yıldönümünde, Kutsal Vidovdan Günü’nde, Kosova'da savaşın olduğu Gazimestan’da 1 milyon Sırp’a şöyle hitap ediyor:

“Tarihte hiçbir zaman Sırplar yalnız Sırbistan'da yaşamadılar. Bugün burada da başka etnik köken ve milliyetten vatandaşlar yaşıyor. Bu Sırbistan için bir zayıflık değildir. Ben kesin eminim ki, bu bir üstünlüktür. Bugün çağdaş dünyanın bütün ülkelerinde ve özellikle gelişmiş ülkelerde, milli yapı benzer değişiklikler içindedir. Değişik milliyet, din ve ırktan gelen vatandaşlar daha çok ve daha çok birlikte barış içinde yaşıyorlar. Sosyalizm, gelişen ve demokratik bir toplumda insanların milliyet ve dine göre bölünmelerine izin veremez. Sosyalizmde izin verilen tek fark çalışan ile çalışmayan arasındaki, dürüst ile şerefsiz arasındakidir. Bu sebeple Sırbistan'da emeği ile yaşayan herkes diğerlerinin ve cumhuriyetteki diğer milliyetlerin saygısını kazanır. Bundan sonra bütün ülkemiz böyle organize edilmelidir. Yugoslavya çok milliyetçi bir toplumdur ve bütün içinde yaşayan milliyetlerin tam eşitliği temelinde devam edebilir. Yugoslavya'yı sarsan kriz, milliyetçi, ama aynı zamanda sosyal, kültürel, dinî ve diğer daha önemsiz ayrılıklara yol açtı. Bu ayrılıklar içinde en acısı millî olanıdır. Onun sona erdirilmesi diğer çatlamaları da sona erdirecek ve onların etkisini hafifletecektir. (…)

 Herkesçe bilinen meşhur Kosova Savaşı zamanı insanlar yıldızları yardıma çağırmış. Bugün 6 yüzyıl sonra yine yıldızlara bakıyor ve zafer istiyorlar. Eskiden ayrılık, nefret ve hileye izin veriyorlardı; çünkü küçük bir âlemde ve gevşek ilişkilerle yaşıyorlardı. Bugün bu gezegenin sakinleri olarak, eğer birleşmezsek birlik ve kardeşlik içinde yaşamazsak ne bu gezegenin ne de yarın diğerlerinin akıbetini kontrol edemeyiz. Onun için dünyanın hiçbir yerinde beraberlik, kardeşlik ve işbirliği sözleri burada, ayrılık ve ihanetin sembolü Kosova meydanında olduğu kadar önem taşımıyor.

Sırplar, ayrılığın mağlubiyet ve Sırbistan için 5 yüzyıllık bir kötü kader getirdiğini unutmazlar. Ama bu tarihen böyle olmasaydı bile, insanlar ayrılığı en büyük talihsizlik olarak göreceklerdi. Bu milletin andı bunu önlemektir ki gelecekte mağlubiyetler, başarısızlıklar ve duraklamalardan korunabilelim. Sırp halkı artık biliyor ki, birlik ve beraberlik günümüz hayatı ve gelecekteki ilerleme için şarttır. 

Eminim ki, Sırbistan'da birlik ve beraberliğin Sırp devletinin varlığı ve başarılı devletler arasına katılması için şart olduğu biliniyor. Bu yüzden, bunun burada, Kosova'da söylenmesi gerektiğini düşünüyorum; burada ayrılık bir zamanlar Sırbistan'ı trajik biçimde durdurmuş ve tehlikeye atmıştı. Burada yeniden tesis edilen birlik Sırbistan'ı geliştirecek, itibarını iade edecektir. İşte böyle bir karşılıklı bağımlılık bilinci Yugoslavya için de temel bir şarttır; onun kaderi bütün vatandaşlarının elindedir. 

Kosova savaşının sembolize ettiği başka bir şey de kahramanlıktır. Bu sembole şiirler, türküler, edebiyat ve romanlar adandı. 6 yüzyıl Kosova kahramanlığı yaratıcılığımıza ruh verdi; haysiyetimizi sağladı; bize unutturmadı ki, biz güçlü ve kahraman bir orduyduk; mağlubiyette bile yenilmeyen bir ordu.

 6 yüzyıl sonra bugün yine savaşlar içindeyiz; yeni mücadelelerle karşı karşıyayız. Bunlar silahlı mücadeleler değil; ama silahlıları da olabilir. Ama mücadele ne olursa olsun, kararlılık olmadan, cesaret olmadan, fedakârlık olmadan kazanılmaz. Bunlar Kosova'da vardı. Bugün en önemli savaşımız ekonomik, siyasi, kültürel ve genel sosyal seviyeyi yükseltmektir. Uygarlığın XXI. Yüzyılına hızlı ve başarılı ilerlemesi için, bu savaşı kahramanca yapmalıyız. Kendisi olmadan bu dünyada hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceği cesaret her zaman gerekecektir; sonsuza dek.

 6 yüzyıl önce Sırbistan burada Kosova'da kendini savundu. Ama aynı zamanda Avrupa'yı da savundu. Bu cephede Avrupa kültürü, dini ve bütün Avrupa toplumu savunuldu. Dolayısıyla bugün Sırbistan'ın Avrupa'ya ait olup olmadığını tartışmak sadece haksız değil, tarihe ve akla da karşıdır. O hep Avrupa'ya aitti; bugün de öyledir. İşte bu ruh ile bugün müreffeh ve demokratik bir toplum kurmaya çabalıyoruz. Bu ruhla bugün zulüm altındaki güzel vatanımıza hizmet ediyoruz.

 Ve bu ruhla bugün çağımızın bütün ileri insanlığının çabalarına katkıda bulunuyor ve yeni ve daha iyi bir dünya kuruyoruz. Yaşasın kahraman Kosova!

  Yaşasın Sırbistan!

  Yaşasın Yugoslavya!

  Yaşasın milletlerin barışı ve kardeşliği!.”

 (www.deuropa.de/yu/kosova/redemil.html(10 Haziran 1999)’den çeviren M. Murat Taşar)

‘Aliya’ Filmine Belgrad’ın Rahatsızlığı

Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), Boşnakların “bilge lider”i. Mücadelesine Tito’dan önce başlamıştır.  Biz Saraybosna’da iken TİKA’nın Bsona-Hersek koordinatörü Ömer Faruk Alımcı, bize TRT adına altı bölümlük bir filmin çekimlerine başlanacağını söylemişti. Zaman darlığından, film ekibiyle görüşmeye gidemedik. Döndüğümüzde, törenle çekimlere başladığını haberlerde gördük.

Yalnız biz Belgrad’dayken, Sırplar, “Türkiye’ye ile ilişkiler düzelmeye başlamışken neden ‘Aliya’ filmi çekiliyor? Rahatsız edici” dediklerini işitmiştik. Sırplara göre Aliya İzzetbegoviç bir “isyancı”… Hakikaten bu kadar acılar yaşandıktan sonra “kodlanmış bir tarih”ten sıyrılıp zamanın ruhunu yakalamak çok güç oluyor. Şuuraltına, istenmeyen o kadar çok şey yığılıyor ki, ağırlığı, zaman zaman zihinlerde soru işaretleri doğuruyor ve bu sorulara hiç beklenmedik bir anda cevap aramak kalkışılınca, dünya karışıveriyor. 

Savaş suçlusu olarak Lahey’de yargılanmaya başladığında (üstelik Sırplar elleriyle teslim ettiler.) 2006’da hücresinde ölü bulunan Sırp lider Moloşeviç’in, Kosova Meydan Savaşı’nın 600. Yıldönümü’nde yaptığı konuşmayı yukarıda okudunuz. Bir de Boşnakları, ABD’nin müsaade ettiği kadar!-  bağımsızlığa götüren Aliya İzzetbegoviç'in şu sözlerini okuyunuz:

"İnsan tabiatının özü iyilikten çok kötülüğe meyyaldir. İnsanları hoşgörülü olmaya ikna etmek, düşmanı vahşice katletmeye ikna etmekten daha zordur. Hoşgörü sulanması gereken bir fidandır. İnsanları hoşgörüye duyarlı hale getirmek gerekir. Tabii olan hoşgörüsüzlüktür. Hoşgörü çok zor gelişen bir davranış biçimidir. Hoşgörüyü öğrenmek ve bir caminin yakınında bir sinagogu veya bir sinagogun yanında Katolik kilisesinin bulunmasını kabullenmek yüzyıllarımızı aldı. Oysa bir mabedi yıkmak yapmaktan daha kolaydır. Hoşgörü tabiî bir davranış değil, bir kültür işidir.

Saraybosna’da, Başçarşı’da bir sokak.

Saraybosna’da, TİKA Bosna-Hersek Koordinatörlüğü. Bu bine savaş zamanı, Türkiye’nin büyükelçiliğiymiş. Tercih edilmesinin sebebi, önünde bir başka binanın olması ve bu binan savaş zamanı dağlardan gelecek saldırılara karşı siper vazifesi görmesi.

Avusturya-Macaristan Veliahdı Ferdinand ve eşi Sofia 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da vurulduğu yer.

Bu müzede, Avusturya-Macaristan Veliahdı Ferdinand ve eşi Sofia’ya yapılan suikastla ilgili araç gereçler, fotoğraflar sergileniyor. Müze, Latin köprüsünün kuzey ayağının tam karşısı. Yandaki yolu takip edildiğinde Gazi Hüsrev Bey Camisi’ne çıkılıyor.

Latin Köprüsü.

 

---

 

5. Bölüm

 

Saraybosna cıvıl cıvıl

Belgrad’dan Saraybosna’ya geçiyoruz… Yol boyu neler olduğunu görmek için otobüsle geçmek istedik. 300 km.lik yol. Ama git git bitmiyor. Bu mesafeyi gidişte yedi buçuk saatte aldık. Dönüş daha zorluydu… Dokuz saati buldu. Dağlar dağlar dağlar… Kıvrımlar kıvrımlar kıvrımlar… Özellikle, Bosna-Hersek’e geçer geçmez dağ silsileleri arasından gidiyorsunuz.

Sırbistan tarafında yol boyu karpuz ve kavun tarlaları, mısır tarlaları seyrettik. Bosna-Hersek’te ekilecek alan çok az.

Ben, bahsettiğim gibi, 17 yıl önce Türkiye’ye Orta Asya’dan geldiğim için Bosna’nın Türkiye Türkleri için ne ifade ettiğini pek anlayamam. Benim için farklı bir ülke… Isındıran bir tarafı Müslüman nüfusun fazla olması.

Bosna-Hersek’te yaşan Müslümanlar “Boşnak” diye anılıyor. Türkiye’de Boşnakların nüfusu hayli kabarık. Bosna’nın Osmanlı’nın bir parçası olduğunu hesaba katarsak, Türkiye ile Bosna arasında yakınlığın derecesini de ölçmüş oluruz.

Saraybosna’ya girince, Türkiye’nin bir şehrine gelmiş gibi oluyorsunuz, diyeceğim ama, sadece Türkçe konuşanların çokluğu bu izlenimi veriyor. Şehrin görüntüsünün Türkiye’deki şehirlerle bir benzerliği yok… Ev yapıları bile farklı… Bosna’da dik dik çatılar… Türkiye çatıları daha yassı... Güzel bir taraf, Bosna’da olsun, Sırbistan’da olsun, çoğunlukla evlerin balkonlarında çeşit çeşit çiçeklerin yetiştirilmesi.

1992-1995 arası savaşın izlerini birçok binada görmek mümkün. Kurşun izleri hâlâ duruyor.

‘Seçilmiş Travma’

Tito’nun 1980 yılındaki ölümünden sonra Yugoslavya’nın iç dengesi bozulmaya başladı.

Burada 1989’da Yugoslavya Devlet Başkanı olan Slobodan Miloseviç (1941-2006)’e dikkat çekmek gerekir. Sırplar, diğer halklara göre “üstün” ve üstünlüğü devam ettirmek Miloseviç’in asıl gayesi.

Miloseviç’in, 1989’da, Kosova Savaşı’nın 600. yıldönümünde yaptığı konuşmadan bir bölüm vereceğim. Yugoslavya’da neden kanlı bir iç savaş yandığını bu konuşmanın satır aralarında bulursunuz. Önce, Prof. DR. Vamık D. Volkan’ın “seçilmiş travma” dediği, Bosna odaklı bir değerlendirmesini alacağım. Siz bu “seçilmiş travma” ile “Sırp ideali” arasında bir bağlantı kuracaksınız. Bu bağlantıyı da Miloşeviç sağlayacak.

Prof. Dr. Vamık D. Volkan, 1995’te,  “Kosova’dan Bosna’ya” başlığıyla bir broşür yayınlamıştır.

Prof. Dr. Volkan, “Büyük gruplar arası ilişkiler” ara başlığı altında “Bilindiği gibi son yılların en büyük insanlık dramlarından biri Bosna’da yaşanmıştır ve bu durum hâlen devam etmektedir. Bu dramın bu boyutlarda, bu derecede vahşetle, canilikle, şiddetle cereyan etmesinin sebebi veya sebepleri nelerdir? Konuya girebilmek için kısaca bazı tarihî bilgilerimizi hatırlamakta yarar vardır” dedikten sonra şöyle devam eder:

“Tito zamanında Yugoslavya diye bilinen ülkede etnik gruplar arasındaki gerilimin üstü örtülüydü. Ancak yakından incelendiğinde Yugoslavya’daki etnik gerilimin çok açık ipuçlarını görmek mümkündü. Özellikle Sırplar Hırvatlar arasında bu gerilim belirgindi. Hırvatlar Katolik, Sırplar ise Doğulu Ortodoks mezhebindendir. Etnik olarak iki grup da Slav kökenli olmasına karşılık aralarında mezhep farkı vardı. Türkler burayı fethettiklerinde 16. ve 17. yüzyıllarda her iki grup Osmanlı egemenliği altında ve Osmanlı kanunlarıyla yönetiliyordu. 17. yüzyılda Türkler Hırvatistan’dan geri çekilince yalnızca Sırplar 200 yıl daha Türklerin idaresinde kaldılar. Bu 200 yıl içinde Hırvatistan’da yaşayan Hırvatlar, Batılı olarak kabul edilen hem Vatikan’ın, hem de Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun etkisi altında kaldılar. Mezhep ayrılığının yanında bu anlayıştan kaynaklanan değerlendirmelerden dolayı Hırvatlar kendilerini Batının bir parçası olarak sayarken Sırpları Doğunun bir parçası olarak görmeye başladılar. Bu yazıda bütün tarihî gelişim anlatılmayacaktır, ancak Nazi döneminde Sırplar ve Hırvatlar arasındaki bölünmenin ve farklılığın boyutlarında bir patlama olduğunu belirtmek isterim. Özellikle Hırvatlar bu dönemde Sırplara karşı vahşet göstermişlerdir. II. Dünya Savaşından sonra eski Yugoslavya’nın başına geçen Tito yukarıda anlatılan tüm etnik ve dinî sürtüşmeleri diktatörlüğüyle kapatıp bastırıyordu.”

Prof. Dr. Vamık Volkan, “Ancak Tito ölüp Sovyetler Birliğinde Glasnost ve Perestroika başlayınca eski Yugoslavya’da da farklı gruplar kim olduklarını sormaya başladılar. Önce Hırvatlar ve Sırplar savaştılar ve Sırpların Büyük Sırbistan ideali Bosna’daki Müslümanları da etkilemeye başladı.” der.

 Bu tarihî bilgilerin ardından sözü “psychohistory” denen tarihin psikolojik anlamına getirir:

“Bu anlamın adını ben ‘seçilmiş travma’ olarak geliştirip tanımladım. Seçilmiş travma olayların mental tasarımlarını vurgular yani olay yüzünden ortaya çıkan aşağılanma, horlanma, kayıp, yas tutamama, mağdur olma gibi duyguların, fantezilerin ve gerçeklerin birbiri içine karışmasıyla oluşmuş ve belli bir grubun bütün üyeleri tarafından paylaşılan bir psikolojik yapıdır. Bir grup kurban ve mağdur olmayı kendiliğinden seçmez. Seçilmiş travma terimiyle çoğunlukla bilinç dışı olan bir psikolojik sürecin seçilmesinden söz edilmektedir. Grup aslında travmayı seçmiyor. Grup onu horlayan aşağılayan ona kayıp yaşatan olayların mental tasarımlarını kendi içinde tutarak bunu kendi grup kimliğinin bir belirleyicisi (markeri) olmayı bilinç dışında seçmektedir. Grup kimliğinin bu belirleyici yaşantıları nesilden nesle genetik bir geçişle geçerek varlığını sürdürmektedir. Grubun bu mental tasarım belirleyicileri kendi doğrultularında gelişir ve gerçek olaylardan tamamiyle farklı olabilir. Hatta gerçekten böyle bir tasarımın gelişmesine yol açacak böyle bir yaşantı da yaşanmamış olabilir. Bu mental tasarımlar iki grup arasındaki ilişkilerin ve liderlerle grup arasındaki ilişkilerin durumuna göre alevlenip sönme belirtileri gösterebilir.”

Prof. Dr. Vamık Volkan, “Sırpların Seçilmiş Travması: Kosova Yenilgisi” ara başlığı altında Sırpların Kosova Savaşı travması üzerinde durur:

“Psikotarih yönünden incelendiğinde şunu görebiliriz: Sırpların esas seçilmiş travması Kosova’da 28 Haziran 1389’da Osmanlılara yenilmeleridir. Bu, Sırplar için başka travmalar olmamış demek değildir. Ancak Kosova travması uzaydaki Kara delik (Black Hole) gibi her şeyi içine çekmektedir. Kosova travması alevlendiği zaman Sırpları Kosovasız düşünmek mümkün değildir. Sırplar tıpkı bir nişan gibi bu damgayı taşınmaktadırlar. Osmanlıların Kosova Meydan Savaşına girmelerinden ve Sırpları egemenlikleri altına almalarından çok önceleri 12. yüzyılın sonuna doğru Stephan Nemanjia adlı bir Sırp Bizans’tan ayrılarak kendi aşiretiyle Sırp prensliğini (devletini) kurdu. Stephan’dan sonra gelen oğulları bir mitoloji geliştirdiler. Buna göre kendilerini Türklerin gelmekte olan saldırılarına karşı kurban ettiklerini kabul etmişlerdi. Bu kurban olma durumuyla Orta Avrupa ve özellikle İtalya’yı kurtarmış olduklarına inanmışlardı. Eğer onlar kurban olmasalardı yani kendilerini feda etmeselerdi, kendi inanışlarına göre kendi medeniyetleri İtalyan medeniyetinden daha büyük olacaktı. Ancak Sırplar kendilerini kurban etmelerine karşılık, İtalyanlar Katolik oldukları için onlara yüz vermiyorlardı. Sırpların bu kurbanlık durumu tamamen psikolojik bir süreçtir.

Kosova olayı yaşanınca Sırpların kurbanlık psikolojisi Osmanlılara yani Türkler ve Müslümanlarla bağlantılı olarak kristalize edildi.

Osmanlı ordusu I. Murad’ın komutanlığında Kosova Savaşına girdi. Sırpların komutanıysa Prens Lazar’dı. Burada ilginç olan durum Nemanjia soyunun 1371’de sona ermiş olmasıydı. Ondan sonra Lazar yeni seçilen liderdi yani Lazar, Nemanjia soyundan olmayan ilk prensti. Sırplar Kosova’ya  çok görkemli bir şekilde altın, gümüş, madenî giysiler içinde ve başlarında süslü miğferler ve tuğlarla gitmişlerdi. Türkler ise Moğol atlarıyla savaş meydanına gelmişlerdi. Osmanlı askerleri gösterişli ve madenî elbiseler içinde parlayan Sırpları kolaylıkla vurup öldürmüşlerdi. Sırp ordusu bu şekilde yok ediliyordu ancak yok edilmeden kısa bir süre önce bir Sırp asilzadesi ve Lazar’ın damadı olan Miloş Obliç, Türk ordusuna sığınmayı bahane ederek I. Murad’ı öldürmüştü. Bu olaydan sonra Sırpların sonu belli olmuştu. I. Murad’ın yerine ordunun başına I. Beyazıd (Yıldırım Beyazıd) geçer ve Lazar yakalanarak öldürülür. Şimdi bu tarihî olayın psikolojik olarak Sırpların duygusal durumlarında nasıl yer aldığını açıklamak istiyorum. Bunun için bir Sırp şiirini örnek olarak göstermek istiyorum:

Bir kurşunî kuş, bir şahin uçuyor

Mukaddes Kudüs’ten

Ve gagasında bir kırlangıç tutuyor

Bu bir şahin değil.. Bu bir kurşunî kuş değil

Bu Aziz Elijah’tır

Fakat Tanrı’dan bir kitap taşıyor

O Kosova’nın Çarına (yani Lazar’a) geliyor

Kitabı Çarın dizlerinin önüne koyuyor ve soruyor:

Nasıl bir krallık istiyorsun?

Gökteki bir krallığı mı?

Yerdeki bir krallığı mı istersin?

Çar gökteki krallığı seçti.

Yerdeki krallığı seçmedi.

Kosova’da bir kilise yaptı.

Askerlerine şarapla ekmek verdi.

Sonra da Türkler Lazar’ı bastılar.

Ve onun ordusu kendisiyle birlikte mahvoldu.

Yetmişyedi bin asker öldü.

Her şey kutsaldı onurluydu.

Allah memnun edildi.

Bu mitolojiye göre Prens Lazar isterse Türkleri mağlup edip yerde bir krallık kurabilirdi. Ancak o dindar biri olduğu için mağlup olup Tanrı katındaki bir imparatorluğu yeğledi. Bu şekilde hem kendini, hem de milletini kurban etmiş ve Kosova yenilgisinden çok önceleri ortaya çıkmış olan kurbanlık mağdurluk psikolojisinin yerleşmesine yol açmış oldu.

Kosova yenilgisiyle ile ilgili travma “seçilmiş travma” olarak yaşanmış ve bununla ilgili mağdurluk psikolojisi yüzyıllar boyunca nesilden nesile geçerek günümüze kadar devam etmiştir.”

Burada biz sadece Bosna’da olup bitenler üzeninde duruyoruz. Ardından Kosova gelecek ve aynı Bosna gibi çok kanlı bir savaş olacak. Bosna Savaşı’nda, Boşnakların kaybı 250 bin olarak verilmektedir.  Vamık Volkan, ilim adamı olarak Kosova Savaşı ile Sırplar asında bir bağı kuruyor. Bunun delili olarak Büyük Sırbistan hayali kuran Mloşeviç’in konuşması diyebiliriz. Konuşmayı sonr vereceğim.

Saraybosna’da bir şehitlik. Bu şehitlikte yatanların ölüm tarihlerini incelediğinizde hemen hepsi 1992’den sonrasını gösteriyor.

Saraybosna’da bu caddenin aşağısı ünlü Başçarşı’dır.

Saraybasna’nın içinden geçen Miljacka  (Okunuşu: Milyatska) nehri.

Saraybosna’da, Başçarşı’da bir sokak. Gördüğünüz duvar, ünlü Hüsrev Bey Camisi’nin avlu duvarı. Tabilalar dikkatinizi çikti mi? “Tebih” yazıyor, “Pekara İmaret” yazıyor. “Pekara” fırın demek...  

Saraybosna’da Başçarşı Meydanı. O gün nostaljik arabaları olanlar toplanmıştı.

 

---

 

4. Bölüm

 

Tek camili şehir: Belgrad

Bayraklı Cami, Belgrad’daki tek cami... Tarihi araştırdığınızda, 29 Ağustos 1521’de Kanunî Sultan Süleyman’ın fethettiği Belgrad’da, bir zaman 243 caminin var olduğu yazılı. Bu rakam bana fazla geldi. Şimdi bile nüfusu bir milyon civarında olan Belgrad’da, nüfus ne kadardı ve ne kadarı Müslümandı ki, bu kadar cami inşa edilmiş olsun. Röportaj çerçevesinde ayrıntılara giremeyeceğiz.

Sırbistan zaten Fatih Sultan Mehmet tarafından hemen hemen tamamen Osmanlı sınırları içine dâhil edilmiş. Bir Belgrad kalmış. Sırplar Belgrad’ı koruyamayacakları hesabıyla, şehri Macarlara bırakmışlar.

Belgrad, aslında 1441’da Fatih’in babası II. Murad, 1459’da Fatih Sultan Mehmet tarafından güçlü ordularla kuşatılmış ama şehrin iyi korunması, salgın hastalıklar yüzünden alınamamış. II. Murad, şehri alması için Evrenosoğlu Ali Bey komutasında askerleri gönderirken, Fatih bizzat kuşatmış ve hatta savaşa da girerek yaralanmış. Ama Fatih’e karşı Papa, Haçlıları seferber etmiş. Netice olarak şehir alınamamış.

Her yer alınmışken ortada Belgrad bırakılamazdı. Belgrad hem Doğu Avrupa’nın da giriş kapısı. Kanuni Sultan Süleyman Macar Kralı II. Lajos’u vergiye bağlamak için bir elçi gönderiyor ama Lajos, elçiye zeval olmayacağını bile bile Türk elçiyi katlediyor.

Kanunî önce Belgrad’a sefer kararı alıyor. Kale komutanı bakıyor, Sava Nehri’nden, Tuna Nehri’nde, dört bir yandan kale kuşatılmış, kan döküleceğine kaleyi teslim edeyim, demiş. Kale teslim alındıktan sonra İsteyen halk göçüyor. Cizye verenler kalıyor.

Belgrad’ın alınışı Macaristan’ın da, birkaç yıl sonra sonunu getiriyor. Kanuni, Macaristan’ı da baştan başa fethediyor. Neyse bunları tarihten okursunuz.

Bu sıra Türkiye’de “cihad”dan çok bahsediliyor.  Belgrad bir cihad üssü oluyor. Demiştik ya, Orta Avrupa’nın kapısı burası... Orta Avrupa tehdit edilirken, Belgrad’dan hareket ediliyor. Belgrad “dâru’l-cihad” (cihad evi, cihat yeri) diye anılıyor.

Belgrad Kalesi’ni deşseniz kim bilir daha nice Osmanlı eseri çıkar. Hatta bir yer gösterdiler, burası cami kalıntısı dediler. Mantıken doğru. Kaleyi alıyorsun, ama bir cami yok. Olmaz olur mu?

Şu anda Osmanlı’dan zamanımıza kalan eser çok az.

Osmanlı Döneminde Belgrad’daki 243 cami, 9 medrese, 10 mektep, 17 tekye, 3 imaret, 14 han, 11 hamam, 3 saat kulesi, 38 sebil ve 10 türbeden bahsediliyor. Günümüze 1 cami, 2 türbe, 1 çeşme ve 1 konak kalmış.

Bayraklı Cami

Bayraklı Cami, yazdığım gibi, Osmanlı’dan kalan tek cami... Hepsini yıkmışlar, niye bu camiyi bırakmışlar? Caminin inşa tarihi tam bilinmiyor. 1522 diye yazan da var, 1575 diye yazan da. Sonra bir taş bulmuşlar, caminin yapıldığı tarihi gösteren. Ama 152... yazılı. Yani son rakam silik, okunamıyor. Caminin ilk adı Caladi Camisi’ymiş. Caladi adında bir tüccar inşa ettirdiği için bu adı almış.

Sonra adının Bayraklı Cami olmasının sebebi, eskiden Belgrad’da bulunan diğer camilerle aynı anda ibadete başlanmasını sağlamak için minareden bayrak sallanır, müezzinlere işaret verilirmiş. Cami tek minareli. 1718-1739 yılları arasında Katolik kilisesine dönüştürülmüş. 1941 ve 1944 yıllarında Almanların hava saldırılarında büyük zarar görmüş. 2004’te de Kosova’daki çatışmalar yüzünden cami yakılıyor. Sonradan tamir gören cami, yine Müslümanların uğrağı.

Ancak bizim gördüğümüzde, bahçesinin bir kenarında, neredeyse camiye bitişecek şekilde bir bina yükseltmişler. Yapanlar da Müslümanlar... İnsan, etrafındaki binaların satın alınıp caminin daha görünür hâle gelmesini beklerken, Müslümanlar kendi elleriyle camiyi boğmuşlar.

TİKA bu cami için bir proje geliştirmeyi düşünüyor mu? Oradayken sormak aklımıza gelmedi.

8-.jpg
(Belgrad’da tek cami. Osmanlı’dan kalan Bayraklı Cami, maalesef bahçesine yapılan hemen önünde bin ile gölgelenmiş. Bu binayı dikenler Müslümanlar. Yazık. TİKA’nın meseleye el atması lâzım… Mümkün olduğu kadar caminin etrafının boşaltılması lâzım. Avlu dışındaki biralar bile mümkünse satın alınıp yıkılmalı, caminin etraf rahatlatılmalı.)

TİKA’nın Bir Hayırlı İşi

TİKA’nın mimarı Yasemin Melez Biçer Hanım, “Sizi engelli, kimsesiz çocukların barındığı bir yere götüreceğim, içiniz sızlar!” dedi. Bu barınma binası TİKA tamir ediyor ve veniden düzenliyor. Aklınıza gelmesin... Müslümanlar kalıyor, onun için TİKA yapıyor diye. Sırpların kimsesiz ve engelli çocuk yurdu.

Yurda vardığımızda işçiler harıl harıl çalışıyorlardı. Burada yapılan işi sizinle daha ayrıntılı paylaşmak istiyorum. Bize verilen bilgiye göre:

TİKA, Belgrad merkezli Bebek, Çocuk ve Gençlik Koruma Merkezi’ne bağlı olarak ayrı bir bina dâhilinde barınma hizmeti veren Dragan Filipoviç-JUSA Yurdu tadilat ve donanım projesi geliştiriyor.

Çalışma, İstihdam, Gaziler ve Sosyal İşler Bakanlığı yetkisi altında faaliyetlerini sürdüren söz konusu Yurt binasında 3-15 yaş arası engelli ya da kimsesiz çocuklar sürekli olarak bakım hizmeti alıyor.

Yurdun zemin katında 11 kişilik bir kapasite dâhilinde, 9-15 yaş arası, birinci ve ikici seviyeden bakım desteğine muhtaç ebeveynleri olmayan, ağır engelli çocuklar için barınma, bakım ve eğitim imkânı sağlanıyor. Binanın birinci katında ise 12 kişilik bir kapasite ile 3-7 yaş arası ebeveynleri olmayan veya terkedilmiş, şiddete maruz kalmış, aile tecrübesi travmatik olan, hem fizikî hem de psikolojik olarak gelişimleri uyumsuz ve geri olan, sağlık açısından ihmal edilmiş çocuklara yönelik bakım hizmeti sunuluyor.

Yurt faaliyetlerinin hedefinde, kimsesiz ya da engelli olan çocukların bakımı ve eğitiminin sağlanarak onların bireyselliklerinin teşvik edilmesi, sosyal iletişim, dil ve konuşma becerilerinin geliştirilmesi, çocukların kısa, orta ve uzun vadeli ihtiyaçlarının karşılanması, günlük hayatlarında devam ettirebilmeleri için pratik becerilerinin geliştirilmesi ve özgüvenlerinin yeniden kurulması ile topluma entegre olabilecek fertlerin yetiştirilmesi yer alıyor.

Proje raporunda, TİKA’nın neden bu yurt için destek sağladığı şöyle anlatılıyor:

“Çeşitli travmalara maruz bırakılmış ve aileleri olmayan 3-15 yaş arası çocukların topluma kazandırılması konusunda önemli bir rol oynayan söz konusu yurda destek verilmesinin, sosyal yönü ağır basan bir ihtiyacın karşılanması açısından yerinde olacağı düşünülmektedir.

Diğer yandan, Belgrad merkezli faaliyet gösteren bu merkeze verilecek desteğin, toplumsal bir sorun olan kimsesiz çocuklarının bakımı konusunda hiçbir ayrım gözetmeksizin ülkemizin hassasiyet taşıdığının gösterilmesi ve bu vesile ile ülkemizin Sırbistan nezdinde görünürlüğünün arttırılmasına katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir.”

Türkiye için ne kazandırırsa kazandırsın bu proje, asıl insanlık kazanıyor. O çocukları gördüm. Çok üzüldüm. Göz göre göre anne-babalar nasıl terk ediyorlar? Bazı ailelerin baş edemeyeceği ileri derecede özürlü olanları da gördük. Türkiye gerçekten bir insanlık hizmetine imza atıyor.

Belgrad’da daha yazacaklarımız var ama artık Bosna-Hersek’e geçelim, diyoruz.

1-909.jpg

Cumhuriyet Meydanı’nda Knez Mihailo’nun heykeli. Mihail Osmanlılardan şehrin anahtarını 1867’de Abdülaziz’in fermanıyla teslim almış. Heykelin kaidesinde aldığı yedi şehir resmedilmiş. Bir eliyle Osmanlı’ya İstanbul’u işaret ettiği söyleniyor.

2-760.jpg

Belgrad Kalesi.

3-505.jpg

Aziz Sava Kilisesi. Sava (1175-1235), Sırp Ortodoks Kilisesi’nin kurucusuymuş. Denildiğine göre, 1595’te isyan çıkmış. Kendisi de aslen Sırp olan Sinan Paşa isyanı bastırmak için gönderilmiş. Sinan Paşa halkın umudunu kırmak için Aziz Sava’nın kemiklerini bu kilisenin yerinde yaktırmış. Bu olayı unutmayan Sırplar, tarihlerini diri tutmak için azizlerinin kemiklerinin yakıldığı yere kiliseyi inşa etmeye başlıyorlar. “-yorlar” diyorum. Çünkü 1935 yapımına başlanmış ve hâlâ bitirilememiş. Halktan para toplandıkça inşaat devam ediyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler bombalamış. Tito zamanında ise inşaat durmuş. Yanındaki küçük kilise daha eski. Aziz Sava Kilisesi, sanki cami örnek alınarak yapılıyor. Veya Osmanlı mimarisinde camilerle kiliseler arasında mimarî benzerlik var. Belki de Ortodokslar kendi örneklerinden hareket ediyorlar.

4-291.jpg

1907’de temeli atılan ve ancak 1936’da bitirilen Sırbistan Parlamentosu. Bu parlamentonun yerinde önceden, Osmanlı zamanında Battal Camisi varmış.

5-145.jpg

Belgrad Kalesi’nde sergilenen ikinci dünya savaşından kalma silahlar.

6-078.jpg

Belgrad Kalesi’nin dört kapısından biri İstanbul Kapısı.

7-042.jpg

Belgrad’da, TİKA’nın tamir ettirdiği engelli ve kimsesiz çocukların kaldığı yurtta, öğretmenlerin de sabırlı ve titiz olduklarını gördük.

 

---

 

3. Bölüm

 

Sırbistan’da Türkiye’nin İnsancıl Faaliyetleri

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) Sırbistan’da faal ve imkânlar ölçüsünde her yere koşturuyor. Birçok projeyi tamamlamışlar, birçok proje ise devam ediyor. TİKA’nın Sırbistan koordinatörü Mehmet Bayrak, neler yaptıklarını ve neler yapmakta oldukları ve daha neler yapacaklarını bir bir anlattı.

Sağ olsun, Mehmet Bayrak Bey, bizi ofisinde ağırladı. Birlikte bir öğle yemeği yedik.

Belgrad’da da, Saraybosna’da da, Mostar’da da TİKA’nın olsun, Yunus Emre Enstitüsü’nün olsun, yöneticilerinde ve diğer çalışanlarında, sanki buraya memuriyet icabı görevli gelmişler; işleri bitene kadar kalıp gidecek havada değil, bir inanç erleri havasında gördük. Devlet görevlendirse de, görevlendirmese de Türkiye’nin menfaatine, insanlığın faydasına ellerinden geleni yapacakları bir samimiyette idiler.

Ne diyelim… İkinci vatanım Türkiye için varlıkların ortaya koyanlardan Allah razı olsun!

Belgrad’da TİKA’nın mimarı Yasemin Melez Biçer. Daha önce Makedonya’da görev yapmış. Mehmet Bayrak Bey, Yasemin Hanım’ın, Kale Meydanı’nda, ortaya çıkarılan ve restore edilen yerleri gösterebileceğini belirtti. Yasemin Hanım, cevval. Konularına hâkim. Önce Kale Meydanı’na gittik. Burası Sır dibinde de Kale Meydan. Yakında bir de Taş Meydan var. Türkçeden gelen isimlere dokunmamışlar.

Slav Kökenli

Sırplar da Slav kökenli. Dilleri de Slav dillerinin bir kolu. Belgrad’da Rusçayla meseleyi halledeceğimi sandım ama yanılmışım. Fazla birliktelik yok. Elbette bazı kelimelerden hareketle söylenenleri çözebiliyorsunuz ama daha ötesine varamıyorsunuz.

Orta Asya Türkçesi öyle değil. Türkiye’ye geldiğimde çok zorlanacağımı sanmıştım. Hemen Türkiye Türkçesine uyum sağlanabiliyor. Aynı kök. Biraz kulak kabarttığınız zaman değişik söyleyişle aynı cümleyi kurduğumuzu fark ediyoruz. Bazen öyle cümlelerle karşılaştım ki, acaba benim dışarıdan geldiğimi düşünerek, bana göre mi konuşuyorlar, dedim. Cümlenin kalıp olarak Orta Asya’dan Anadolu’ya geldiği anlaşılıyordu. (Şimdi, “Yerli yerinde Türkiye Türkçesi kullanıyorsunuz. Yıllar da geçme bir yerde aksama olur.”  diyebilirsiniz. Yazılarım da, kitaplarım da elbette bir ikinci elden geçiyor.)

Sırpça ile Rusça arasında, çok insanı konuşturmaya çalışmama rağmen bu derece yakınlık bulamadım. Dolayısıyla Sırplarla Rusça konuşarak anlaşamadım.

O kadar beklemiyordum. Dışarıdan gelecek insanlarla temas olunan yerde İngilizce yaygın. Ruslarla Sırplar ideal birliği içinde olsalar da Rusça yaygın değil. Gerekli yerde lisede okuyan kızım Gülnaz İngilizce tercümanlığımı yaptı.

Kale Meydanı’nda TİKA

Mimar Yasemin Hanım’la Kale Meydanı’na vardığımızda, Sava ve Tuna nehirleri âdeta ayaklarımızın altında akıyordu. Sava, yüksek tepeye kurulmuş kalenin hemen ilerisinde Tuna’ya kavuşuyor. Kavuştuğu yerde ayrılan iki koldan bir adacık da oluşmuş. Yemyeşil bir ada. Yugoslavya’nın, özellikle Bosna-Hersek’in yeşil olmayan bir yeri var mı?

İnsanlar neden hırslı? Neden bir arada yaşamayı düstur edinemiyorlar, birbirlerini yiyorlar? İşte Bosna Savaşı, işte Kosova’daki savaş… Hâlâ yaralar sarılmış değil. Allah’nı verdiği nimet hepimizin olmalı.

Kalede, TİKA, 1716 yılında Petrovaradin’de şehit edilen Damat Ali Paşa Türbesi’ni yeniliyor, Toprağa gömülmüş vaziyette olan Sokullu Mehmet Paşa’nın Belgrad’da yaptırdığı tek eseri çeşmenin ortaya çıkarılış çalışmaları gözledik. Bu çalışma Belgrad Belediyesi’nin anıtlar kurulu ile birlikte yapılıyor. Zaten çeşmenin çıkarılışına, birlikte çalışma şartıyla izin vermişler. Biz oraya vardığımızda, işçiler ve mühendisler çalışıyorlardı. Bu arada, çalışma sırasında eski Romalılardan kalma duvar bulunmuş. Yasemin Hanım’a durumu ilettiler. Hesapta olmayan bir duvar ve onun da korunması lâzım. Yasemin Hanım, çeşmenin ortayla çıkmasının engellenmemesi için, bu duvar için ayrıca çalışma yapılabileceğini söyledi. Tabiî yeni bütçe gerekecek. Duvar da tarihî bir yapı ve insanlığın eseri. TİKA’nın varlık sebebi de insanlık için gereken ne ise yapmak.

TİKA, Türk eserlerini ortaya çıkarmak, onarmak istiyor, görüntüsünden itinayla kaçınıyor.

Meselâ; Sırbistan’ın ilk kadın mimarı Jelisaveta Nacic tarafından projelendirilerek uygulaması 1903 yılında hayata geçirilen Küçük Merdiven de TİKA tarafından yenilenecek. Merdivenler, Kale Meydanı’na Pariska Caddesi’nden girişi sağlıyor. Yasemin Hanım’ın verdiği bilgiye göre; Neobarok tarzda yapılmış iki taraflı merdiven ile ortasında aslan figürlü sebil bulunan Küçük Merdiven, Sırplar açısından mimari, kültürel ve tarihsel değere sahip ve koruma altında olan bir eser.

TİKA’nın önemli bir çalışması da Ram Kalesi restorasyonudur. Ram Kalesi II. Beyazıt zamanda, Veliko Gradiste şehri yakınında Tuna kıyısında yapılmış. Harap vaziyetteyken  TİKA ile yeniden eski zaman görüntüsüne kavuşturmak için çalışmalarını yürütüyor. Önümüzdeki yıl biteceği hesaplanıyor.

1-910.jpg

Belgrad’da, Kale Meydanı’ndan bakış: Solda Belgrad’ı bölen Sava ve sağda Tuna. Birleştiği yerde dikkat ederseniz bir ada görürsünüz. 

2-761.jpg

Zafer Heykeli. Belgrad’da kalede yükselen bu heykel, 1928’de, Balkanlarda kazandığı zaferlerin hatırasına önce Teraziye Meydanı’na dikilmiş ama bu heykel sonra kaleye taşınmış. Çıplak adam bir alinde kılıç bir elinde güvercin tutuyor.

3-506.jpg

Kale içindeki Sokullu Mehmet Paşa Camisi’nin ortaya çıkarılışı TİKA’nın bir projesi.

4-292.jpg

Belgrad’da ilk Sırp kadın mimar Jelisaveta Nacic’in projelendirerek 1903’te yapılan  ve Küçük Merdiven diye anılan bu basamaklar, TİK tarafından restore edilecek. Bu merdivenlerden Kale Meydan’a ulaşılıyor. Ortadaki hanım TİKA’nın mimarı Yasemin Melez Biçer.

5-146.jpg

Şeyh Mustafa Türbesi. Sadi Tarikatı Tekkesi’nin şeyhi olan Şeyh Mustafa’nn türbesi Kaymakam Hüsnü Efendi 1783-1784’te yaptırmış. Zamanla harap olan kalenin aşağısındaki bu türbeyi yine TİKA restore ederek bu hâle getirdi.

6-079.jpg

Şeyh Mustafa Türbesi’ne Müslümanlar, hemen bütün Türk ülkelerinde olduğu gibi, çaput bağlıyorlar. Çaput bağlama Şamanist kültürden gelmedir. Bid’at-ı hasene denebilir. İnsana bir zararı var mı? Dinini de törpülemiyor!

7-043.jpg

Belgrad’da, kalede, Damat Ali Paşa Türbesi’nde TİKA’nın restorasyon çalışması devam ediyor.

8-024.jpg

Sırbistan’da Tuna kıyısında, II. Beyazıt zamanında yapılan Ram Kalesi’ni de TİKA restore ediyor.

 

---

 

2. Bölüm

 

Tito’nun bir arada tutuğu ülkeydi

Belgrad’da bazı görüntüler bana hiç yabancı gelmedi. Eski Yugoslavya, yarı serbest olsa da bir komünist ülkeydi ve belki bu ideoloji ülkeyi ayakta tutuyordu.  Tito’nun “kurnazlığı” veya“dirayeti” de denebilir mi? Sırplar ağırlıklı ama Tito bir Hırvat olarak ülkenin başında.

Okuduğumuza göre, İkinci Dünya Savaşı’nda Partizan güçlerin başında büyük mücadele veriyor ve Yogoslavya’nın altı cumhuriyetini birleştiriyor.

Tito’nun şu sözleri, Yugoslavya’nın nasıl bir yapıda olduğunu çok açık belirliyor:

“Ülkemiz kristal bir küredir. Ben Josip Broz Tito, bu küreyi ellerimle tutarak değil alttan nefesimle üfleyerek havada tutuyorum. Umarım benim nefesim tükendiğinde birisi bu görevi devralır. Yoksa kristal küre yere düşer ve tuz buz olur... İşte o zaman dünyanın kaderinin korunması başka bağımsız ülkelere kalır. Nasır, benim dostumdur ancak ondan önce dünyanın geleceğinin korunması Anadolu’ya düşer. Anadolu’da Kemalistler tarafından kurulan devletin temeli bağımsızlıktır. Bu yüzden Anadolu, dünyanın kaderini kurtarma görevini omuzlarına alır.” ( (12 Mart 1978. Yugoslavya’nın Kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşma.)

  Eski bir komünist ülkede doğan ve orada yetişen bir insan olarak Tito dikkatimi çekti. Ne yazık ki, Tito’yu da Türkiye’ye gelince öğreniyorum. Komünist ülkeler böyle bir şey, burada öğrendiğim bir deyimle söyleyeyim: At gözlüklü… Bir doğrultuya bakar ve etrafında ne var ne yok bilemez. Özel araştıranlar var mı? Vardır. Belki hayat tecrübesini ülkemde kazansaydım, birçok şeyi fark edebilecektim ama fakülteyi bitirince çıktım ülkemden. (İki fakülte demeliyim!) Biz komünistlikte çok rahattık desem, şimdi şaşıracaksınız. İnsanlar belli oranda para kazanıyorlar, rekabet yok. En azından karınları aç değil… Fazlasını bilmiyorlar. “Bay”dan (zenginlikten), pek haberdar değiller; çünkü “kapitalizm” en kötü “-izm”. Sağlık hizmetleri bedava… Okula gitmek mecburî. Öğretmenler, okullar haziranda kapanır kapanmaz ev ev dolaşırlar ve yeni okula başlayacakları tespit ederler. Çocuğunu okula göndermeyen cezalandırılır. Onun için komünist ülkelerde okuma oranları yüksekti. Ama şu marketler önünde sabah süt kuyruğuna girmem yok mu?! Annem de beş kardeşin içinde, sabahın alaca karanlığında, mahmur gözlerle daha çok markete beni gönderir, okuş (okul) saatine kadar sütü aldım aldım, alamadım, elim boş dönerdim.  

Eski Yugoslavya’da bunlar yaşandı mı, bilmiyorum. Ama görüntü dediğim gibi aynı eski komünist ülke görüntüsü… Şu troleybüsler… Yukarıda anteniyle tele sürünüp ilerleyen elektrikli araçlar… Sonra gittiğimiz Saraybosna’da da göreceğiz bunları. Benim ülkemde de aynısı vardı. Ve yıpranmış binalar…

Yugoslavya’yı bir arada tutan Tito’dan bahsediyordum.

Tito, 7 Mayıs 1892 tarihinde Hırvatistan’da Zagreb yakınlarında Kumerovec’de doğmuş. Babası Hırvat, annesi Sloven. On beş kardeşmişler.

Birinci Dünya Savaşında Avusturya - Macaristan imparatorluk ordusunda savaşmış ve Ruslara esir düşmüş. Rus iç savaşında Bolşeviklerin safında savaşa katılıyor. Anlaşılan komünistlik burada iyi bir aşı olmuş Tito’ya.

1937 yılında Yugoslav Komünist Partisi’ni yeni­den teşkilatlandırıyor. “Par­tizan” adı verilen gerilla kuvvetleriyle Alman işga­line karşı direnişi örgütlüyor.  Partizanlar sadece Almanlara karşı değil, büyük Sırbistan hayali kuran Çetniklere karşı da savaşıyorlar. Çetniklerin başlangıcı 1903… “Çete”den gelen bir kelime.

29 Kasım 1943’te Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti kuruluyor. Millî sosyalizm anlayışını ortaya atıyor ve Ne Sovyetlere, ne de Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı kalıyor.

13 Ocak 1953’te Yugoslavya’nın ilk devlet başkanı seçilen Tito, 1974 yılında ömür boyu devlet başkanı olduğu ilân ediliyor. Hemen her komünist ülkede böyle… Kimse yerini bir başkasına bırakmayı hiç mi hiç akıllarına getirmiyorlar. Ölümü: 4 Mayıs 1980.

Tito, ayrı ayrı mezhep ve dinden toplulukları bir arada tutabildiğine göre, onun “güç” olduğunu düşünmemiz lâzım.  Bir röportajında şun­ları söylüyor:

“Bir kişiliğin tarihteki rolünün çok önemli olabileceğine inanıyorum. Aksini öne sürmek saçma bir dereceye kadar da gerçeğin reddedilmesi demek olur. Ancak, bir kişiliğin, tarihî rolü, belli bir anda halkının sahip olduğu şuurla doğru orantılıdır. Bir kişinin rolü, halkının eğilimlerini yansıttığı ve hal­kın istediklerini karşıladığı ölçüde önemlidir. Fakat kişilik harekete geçirici bir güç değildir. Gerçekte bu güç halkın kendisidir. Bir kişiliğin karamsar problemler ortaya çıktığında bir düzenleyici olarak bazı şeyleri formül biçiminde açıklamasına karşı, onlar bir kişiliği veya bütün her şeyi eyleme kaldırabilirler.”

Bu mantığa itirazım yok!

Tito’nun adına müze de kurulmuş. Belgrad’da müzesini de gezdik. Eşi Juvanka (Yuvanka. Ölümü 20013) ile birlikte mezarı da o müze içinde… Mezar taşında karısının doğum tarihi 1924 yazıyordu. Demek ki, aralarında 32 yaş fark var.

Tito’nun müzede fazla bir şey yok… Değişik ülke liderleriyle çekilmiş fotoğrafları, Afrika’da safari fotoğrafları, değişik görüntüler, kendisine hediye edilen silahlar, başka hediyeler... 

 

1 Belgrad caddelerinde kemancı kız

2-759.jpgTeraziye Meydanı.  İnşası 1906’da tamamlanan Moskova Oteli önünde gördüğünüz kule çeşme. Osmanlı zamanında 1840’larda su dağıtım sistemi burada kurulmuş. Çeşme 1912’de yapılmış. Öndeki cadde Teraziye Caddesi’dir. Osmanlı’dan kalma isimler değiştirilmemiş.

3-504.jpgTito'nun, müzesi içindeki mezarı.

4-290.jpgTito'nun müzede sergilenen eşyaları.

 

----

 

1.Bölüm

 

Balkan ülkeleri, ayrı sınırlarla belirlense, dinleri ayrı olsa da, aralarında derin problemler yaşansa da, Balkanları bir bütün görmek lâzımdır.

Osmanlı döneminden kalan bir iç içelik söz konusudur. Yılların getirdiği alışkanlıklar, âdetler bölge halkını birbirine ister istemez yakınlaştırıyor.

Biz, farklılıkları, çelişkileri, birleşenleri görmek için, 1992-1995 arası Sırplarla Hırvatlar ve Boşnaklar arasındaki savaştan sonra, bunca yıl geçmesinin ardından nelerin değiştiğini, nelerin değişmediğini gözlemlemek için yolculuğumuza Sırbistan’ın başşehri Belgrad’dan başladık. Sonra Bosna-Hersek’e geçtik... Saraybosna’yı, Mostar’ı, Vişegrad’ı gezdik. 

Sırbistan’da olsun, Bosna Hersek’te olsun özellikle, Türkiye’nin yardım kuruluşu Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA)’nın faaliyetlerini inceledik. Birçok ülkenin yardım kuruluşu var ama bizim kuruluşumuz TİKA bir farklılık gösteriyordu. Bu farklılığı bu dizi yazımızla da ortaya koyuyoruz.

Burada teşekkür edeceğimiz isimler var... TİKA’nın yöneticilerinden Burhanettin Kapusuzoğlu başta olmak üzere, TİKA’nın Sırbistan koordinatörü Mehmet Bayrak’a,  Bosna-Hersek Koordinatörü Ömer Faruk Alımcı’ya ve arkadaşlarına, Yunus Emre Enstitüsü’nün Mostar Şubesi Başkanı Yunus Dilber’e çok teşekkür ediyorum.

Belgrad’a Doğru

Sırbistan’a vizesiz giriliyor. Ancak, şu günlerde, geliş gidişler sıkı tutulduğu söyledi. Sırp polisi, yeni pasaportlu olanları, tipini beğenmediklerin geri gönderdiklerinden söz ettiler. Belgrad’a yolculuğumuz bir saat 15 dakika sürüyor. Ne kadar yakın değil mi?! Eski zaman-yeni zaman farkı...   Uçak icat edilmeseydi, hâlimiz nice olurdu?

Türklerin benim ülkemden Anadolu’ya göçleri dura kalka belki aylar, belki yıllar sürdü. (17 yıl önce Orta Asya’dan Türkiye’ye, 5 saatlik bir uçak yolculuğuyla ilk geldiğimde de geçmiş zaman yolculuğunu düşünmüştüm.)

20. yüzyılın başında, Balkanlar elden çıkmaya başladığında büyük göçler oldu. Nasıl geldiler? Öküz arabalarıyla, at arabalarıyla... Yaya... Eski resimlere şurada burada rastlamışsınızdır... İnsanların perişanlığı o siyah-beyaz yıpranmış fotoğraflarda bile ne kadar belli. Neden savaş? Neden göç? Asıl soru: Neden insanlar göçürtülüyor?

Bizim, Orta Asya’da Türkiye’den de haberimiz yoktu, Balkanlardan da... Her şey örtülüyordu, öğretilmiyordu. Ve üstelik “Türkler” sadece Türkiye gösteriliyor, kötücül bahsediliyor ve bağ kurmamamız için etnik aidiyetimizle anılıyorduk. Yalnız Atatürk’ü bir sebeple öğrenmiştik. Lisede Rus Dili ve Edebiyatı öğretmenimiz Roza Şakirovna Hanım, biz sınıfta yaramazlık yaparken ansızın içeri girmiş ve biraz sitemkâr Rusça “Siz ne yapıyorsunuz böyle?!” demiş, sınıfta asılı dünya haritasında  gayriihtiyarî Türkiye üzerine parmağımı koymuş, “Burası neresi diye bakıyorduk.” demiştim. Hepimiz yerimize oturduk. Roza Hanım da masasına oturdu. Biz derse başlayacağımızı zannederken Roza Hanım, “Türkiye, Avrupa düzeyinde gelişmiş bir Müslüman ülkedir. Yarısı Avrupa’ya düşer.” diye başladı. Sonra “Onların bir prezidenti (cumhurbaşkanı) var. Mustafa Kemal Atatürk’tür.” dedi. Atatürk’ün adını anarken saygıyla ayağa kalkmış, bizim tüylerimiz diken diken olmuştu. O an biz Türkiye ile bağımızı kavrayamasak bile, kan çekmiş olacak ki, heyecanlanmıştık. Sonra anlıyorum: Öğretmenim Kırım Tatarıydı. Namazını kılan dini bütün bir hanımdı. Stalin onları Orta Asya’ya sürmüştü. Türkiye ile zamanında bir bağlantısı vardı. Yıllar sonra, ben Türkiye’den o zaman 3-4 yaşında olan kızım Gülnaz’ı da götürüp artık emekli olan Roza Hanım’ı ziyaret ettiğimde, “Atatürk’ün çocuğunu mu getirdin bana?” dedi.  Sonra benden Rusçaya çevrilmiş Atatürk’le ilgili kitaplar istemiş ama bir daha gittiğimde bu hayattan göçmüştü. 

Türkiye’de, çalışmalarımı ilerletip tarihi araştırdığımda, yeni pencereler açılmış Türkiye’yi, tarihini, Orta Asya’dan kopmaz bağını anlamıştım.  Atatürk de bir Balkanlı idi.

İncelemelerinde Osmanlı, girdiği yerde, “Siz gidin, buraya Türkler gelecek.” dediğine hiç rastlamadım. Rusça kaynaklarda bile, manipüle sözler dışında bu konuların geçtiğini okumadım. Eğer Osmanlı, siz gidin deseydi veya katliama girişseydi zaten bütün Balkanlar silme Türklerle meskûn olurdu.

Fazla tarihe girmeyeceğiz. Günümüz Belgrad’ından başlayarak Bosna Hersek’e ulaşacağız. Ancak ister istemez kıyas edeceğiz.

Belgrad Havaalanı’na indiğimize, nasım bir muameleyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Pasaport incelemesine geçmeden önce girişte, polisler pasaportlarımızı kontrol etti. Bir pasaporttaki fotoğrafa bir bize baktı. Sonra geçmemizi söyledi. Polisler güler yüzlüydü. Görebildiğimiz kadarıyla uçak yolcularından hiçbiri döndürülmedi.

Hava çok sıcaktı. Belgrad’ın merkezine geçtik.

1-906.jpg

Belgrad’ın an caddelerinde trafik rahatlığı dikkatimiz çekti

2-758.jpg

Knez Mihail Caddesi. Belgrad’ın vasıtaya kapalı en ünlü caddesi.

3-503.jpg

Bir zamanların ünlü Oteli Hotel Moskava. Yogoslavya döneminde ünlü konuklar burada kalırlarmış. 

  • Yorumlar 2
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş