Başımıza demokrasi düştü...

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Konuşmadı can hıraş feryat etti: “Benim dünyam zehir oldu, inanılmaz tehditler küfürler... Ben ve ailem tehdit altındayız şu anda. Bir Başbakan nasıl bir yazarı hedef gösterir...”
İsyan etti: “Yeter artık oradan kovulduk diğerinden sürüldük oradan atıldık, başımıza gelmeyen kalmadı...”
Bekir Coşkun’dan bahsediyorum. Önceki gece CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge’ye telefonla katılıp “Başbakan bir yazar için kaleminden pislik akıyor dedi. Peki medya ve toplum buna nasıl razı olabilir?” diye sordu...
Aslında cevabı gayet iyi biliyordu. Başbakan’ın bir köşe yazarı için “kaleminden pislik akıyor” demesine razı olan medya ve toplum, aynen dün köşesinde yazdığı gibi “kafasına demokrasi düşmesi” sorunu yaşıyordu:
“Demokrasinin daha ilk hecesinde çuvallıyor... “De” bakalım diyebileceksen...
Duvara sadece “de...” hecesini yazabilmişti üniversiteli, muhtemelen “Demokrasi istiyoruz” gibi bir saçmalık yazacaktı... O an yakalayıp attılar içeri... Hapiste... De’yemedi gerisini...

*


Şanlı şerefli askerlerin “demokrasi uğruna” hapishanelere doldurulduğuna hadi tamam diyelim...
Ya evinin önünde akan deresini yandaşa vermek istemeyen kadınların, kızların, gençlerin tutuklu olması niçin?.. Derenin “de”si kalmadı...

*


Misafirlerle siyaset konuşmak evlerden kalktı, demokrasi uğruna...
Yok eğer illa bir şeyler konuşmak istiyorlarsa insanlar telefonlarını ekmeğin içine koyup ekmeği de buzdolabının sebzeliğine yerleştirdikten sonra söze giriyorlar: “De bakalım...”
Şemsiye sapı, kapı kulpu, sehpa, kemer, şişe, terlik, yumurta, tişört, şapka bu dönemde “suç aleti” oldu tümü, yine demokrasi uğruna...
Hepsi mahkemede...
Tümü “terör örgütü” zanlısı...
Bir de “De....” vardı: “Derlik...” Terliği atan Antepli çünkü...

*


Bu soytarılığa demokrasi diyorsanız, Meclis kapalıyken açık olduğundan daha çok (KHK) kanun çıktı mesela...
Açıldığında ise, bir şey de’meye kalkan muhalefet milletvekillerini kürsüden indirip ite kaka kapının önüne koyma yöntemini geliştirdiler...
O zaman Kemal Kılıçdaroğlu “de” açıklaması yaptı zaten:“Bunlarda demokrasinin de’si yok...”

*


De’mek şahsa özgü:
Önüne çıkana de... Ağzına geleni de... Uydur uydur de... Yalan dolan de... Küfür de... Hakaret de...

*


Şair demişti: “Mağara devri ne hoştu
Vurmalı şu demokrasiyi icat eden puştu.”
Ne yapacaksınız... Başımıza demokrasi düştü...”


 


BASINDAN SEÇMELER


Neredeyse tanklar yürüyecek

Bekir Coşkun’un üç satır yazısı yüzünden ortalık birbirine girdi. Başbakan’ın talimatıyla Genelkurmay birbirinden sert bildiriler yayımlıyor. Başbakan Genelkurmay’ı destekliyor. Ordumuz Bekir’e karşı savaş düzenine geçti. Neredeyse tanklar yürüyecek. Nedir Bekir’in yazdığı? Bir La Fontaine hikâyesi...  Kurtla köpeğin öyküsü. Bize okullarda okutmuşlardı. Özgür ve onurlu bir nesil yetiştirmek isteyen her ulus bu öyküyü çocuklarına okutur. Bekir’in tek yaptığı köpeğin adını  “Paşa”  yapmak. Bundan alınmak niye? Siz olsanız alınır mıydınız?
(...) 28 Şubat’ın üzerinden 14 yıl geçmiş.. Emekli -  muvazzaf onlarca generalin evi aranıyor. Görev başındaki generaller ordu karargâhından iki polis nezaretinde alınıp emniyete götürülüyor. Bunlardan alınmıyorsunuz. Bekir’in hikâyesinden alınıyorsunuz... Pes be Paşa... 
Melih Aşık / Milliyet


 


 


Tanıştırayım; Paşa!..

Rezil 
Ahlaksız
Vatan haini
Kalleş
Tecavüzcü
Salak
Pespaye
Kepaze

***


Tiksiniyorum.

***


İğrenç, katil, cani, suç şebekesi, ahmak, kafatasçı, namussuz, millet düşmanı, vicdansız, zalim, lekeli, utanmaz, ikiyüzlü, onursuz, çürümüş, sefil, palavracı, köle tüccarı, çarpık, yamuk, sakat, kanunsuz, zihinleri travmatik, lanetli, haddini bilmez, terbiyesiz, din sömürücüsü, beyinsiz, korkak, yüreksiz, kendilerini padişah sanıyorlar, mezhep kışkırtıcısı, iftiracı, komik, kaypak, kirli dolaplar çeviren kafa, pişkin, suratsız, suçlu, bunlar orada oturduğu sürece rahat uyuyamayız, sahtekar, mafya, çete, kirli tertip, şaşı, kör, bombadan tehlikeli, gırtlağına kadar çamura batmış tipler, iyi ki bunlarla savaşa girmemişiz.

***


Dinsiz.

***


Kalender Orduevi’nin bahçesinde yemek yiyenleri izledim. Çok tuhaftı. Hepsinin yüzünde sert, snob, hizaya sokmaya hazır ifade vardı. Kaş kavisleri, dudak çizgileri, hep o üstten, ayrıcalıklı, kıymeti, kudreti, kerameti kendinden menkul hali vurguluyordu. Sanki vazife başındaydılar, hazıroldaydılar. Hemen diplerinden denize atlayan gençlerden de, kaldırımda sevgilisiyle el ele yürüyen pardösülü kızdan da tiksiniyorlardı herhalde... Olsa bir sopa ellerinde, hepsini nasıl da hizaya sokarlardı. O ifadeler, masum değil. Orduevi misafirleri, akrabası bulunanlar bile yukarda görüyor kendini bizden ha? Vay be!

***


Utanılan meslek.

***


Türkiye bağırsaklarını temizliyor, Onuncu Yıl Marşı’ndan nefret ediyorum, Patagonya ordusunun zavallı generalleri, Yunan ordusu gibi, Sırp katillerinden farksız, Allah’ın evini bombalayacaklar, millete ateş açacaklar, lağvedilsin, muz cumhuriyeti paşası.

***


Yazdılar...
Paşa rahatsız olmadı.

***


Türk basınının onuru, değerli büyüğüm Bekir Coşkun’dan rahatsız oldu paşa. Tahrik oldu.

***


NOT: İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde eğitildi. Rottweiller cinsiydi. 150 testten geçti, narkotikte uzmanlaştı, 20 haftalık kursu birincilikle bitirdi, polis teşkilatına katıldı. Gümrüklerde görev yaptı, Diyarbakır’da en tecrübeli polisler bile şüphelenmezken, bulaşık makinesi içine zulalanan kokaini yakalayarak efsaneleşti, Adana’da 75 kilo eroini enseledi. Geçen ay... Samsun’da Türk Polis Teşkilatı’nın 167’nci kuruluş yıldönümü vesilesiyle, zihinsel engelli çocuklarımız için gösteri yapıldı, en büyük alkışı o aldı. Adı ne? Paşa.
Yılmaz Özdil / Hürriyet


 


 


Tayyip Erdoğan, Bekir Coşkun’un yazısı için “Bütün paşalar dava açsın” demiş.
Biz de, “Bütün paşalar maşa değildir beyefendi” diyoruz.
Fahrettin Fidan / Milliyet (Açık Pencere)


 


 


Suriye’ye müdahale savaş demektir

Türkiye’nin Suriye’ye askerî müdahalesinin konuşulduğu günlerdeyiz.  “Müdahale”  demek savaş demektir. 
(...)
Türkiye’nin bir çılgınlık yapıp müdahale ettiğini varsayacak olursak maliyet ne olacak, ona bakalım:
1) ABD, askerî güç kullanarak Afganistan’a ve Irak’a şekil veremedi, Türkiye de güç kullanarak Suriye’ye şekil veremez. 
2) Türkiye’nin NATO’yu, bundan yüz sene önce bir parçası olan Suriye’ye müdahale etmeye çağırması utanç vericidir. Bu, bizi  “bölge halkını Batılı ağabeylerine dövdüren zayıf mahalle çocuğu”  durumuna düşürür, uzak mesafeden “İsrail’in yalancı özgüveni”ni çağrıştır. Bölge halkları asla bizi affetmeyecektir.
3) Türkiye, demokrasisi kırılgan bir ülkedir. Son yarım asırda dört defa kesintiye uğradı. Savaş demokratik rejimi daha kırılgan hale getirir...
4) Rejim kadar ekonomik durum da kırılgandır. Savaş ister istemez kaynakların normal zamanlardakinden daha fazlasının askerî ve savunma harcamalarına ayrılmasına yol açacaktır. Bunun reel ekonomi, yoksullar ve orta sınıflar üzerindeki tahribatı sarsıcı olur...
5) Suriye’nin Türk askerini çiçeklerle karşılayacağı düşünülemez. 330 bin askeri olan bir orduyla savaşı göze alacağız. Böyle bir savaşın kısa zamanda biteceğini kimse iddia edemez. İran-Irak savaşı sekiz sene sürdü, 1 milyon insanın hayatına mal oldu.
6) Bölge ülkelerinin de son tahlilde Türkiye’nin müdahalesine iyi gözle bakacağı düşünülemez. Özellikle Suriye yanında İran, Irak ve Lübnan’la da belki sonu bölgesel bir savaşa kadar uzanan trajik bir sürece girmiş olacağız.
7) Türkiye’nin iç sosyal barışı ‘risk’ altına girer. Bu ise çok daha vahim bir tablonun ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Bir savaş ortamında  “Kürt sorunu”nun nasıl bir mecraya gireceği konusunu düşünmemiz lazım.
8) Suriye ve genelde bölge “mezhep çatışması” na sürükleniyor. Bizim Suriye ile bir savaşa girmemizin Alevi vatandaşlarımız üzerinde bırakacağı negatif etkiyi, ortaya çıkaracağı gerilimi de hesaba katma mecburiyetimiz var.
9) Birilerinin Saddam’ı Kuveyt cehennemine girmesi için teşvik ettiği gibi, bizi de Suriye’ye girmeye teşvik etmekte olduğunu büsbütün ihtimal dışı sayamayız.  “Kuveyt’e girebilirsin” diyenler Saddam’ı tepelediler, Irak’ı ne hale getirdiler.
Kabul edelim: Suriye ve bölge politikası tıkanmıştır.
Ali Bulaç / Zaman


 


 


“Aradığınız kindar benim”

Üstün hizmetlerine karşın gözden düşen ve bir süredir işsiz olan, AKP’li gençlere konferans vererek yeniden göze girmeye çalışan Habertürk TV’nin eski Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut, Melih Gökçek’in oğluna ait Beyaz TV’ye çıkmış...
Kendisini eleştirenleri tehdit ettikten sonra, “Herkes şundan emin olsun yeterince dindar, yeterince kindarım”  demiş...
Yani “dindar ve kindar bir nesil isteyen”  Başbakan’a, “Aradığınız adam benim, her türlü göreve hazırım” mesajı vermiş...
Bakalım bu sözlerinin ödülünü kaç gün içinde alacak? 
Mustafa Mutlu / Vatan


 


 


Zelyut’a 16 ay

Güneş gazetesi yazarı Rıza Zelyut, 10 Mart 2010 tarihli  “Alevi Düşmanı Savcılar” başlıklı yazısından dolayı hakkında açılan davada 16 ay hapis cezasına çarptırıldı. Zelyut’un cezası 19 bin 400 TL para cezasına çevrildi.
Zelyut, mahkemenin suç kabul ettiği yazıda Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal’ın Alevilere karşı Türkiye genelinde yürütülen kötüleme ve suçlama kampanyasının parçası gibi davrandığını iddia etmişti.


 


 


Tecrübelisi böyleyse...

Güneri Cıvaoğlu, Meral Akşener’i yazmış dün. Yazıdan bir bölüm:
“Kendi bakanlığı için “tavandan sallanan lamba” metaforu yapan Akşener amblemi “lamba” olan AK Parti’den milletvekili seçildi. Şimdi TBMM başkan vekili.”
Hepimiz zaman zaman olmadık hatalar yapıyoruz; satır arasında isimleri, tarihleri, yerleri karıştırıyoruz vs. Ama yazısını tek bir kişi üzerine kurgulayan, onun tabiri caizse nerden nereye geldiğini aktaran, onun hakkında yorum yapma ve hüküm verme birikimine sahip olduğunu düşünen bir gazetecinin, en azından yazı konusu yaptığı kimsenin siyasi adresi gibi çok temel asgari bir bilgiye sahip olması gerekmez mi! Hele ki hükmü o bilgiyi temel alarak verecekse... Akşener ne zaman AKP’den milletvekili oldu Allah aşkına! En tecrübelisi böyleyse siz hesap edin diğer gazetecileri...


 


 


Çok ve boş konuşmaz
Milli Gazete yazarından “Müslüman siyasetçi” tarifi

1. Müslüman bir siyasetçi asla yalan söylemez. Müslüman bir toplum yalan söyleyen bir siyasetçiyi asla tutmaz ve desteklemez.
2. Müslüman siyasetçi, şahısları ve halkı aldatmaz.
3. Müslüman siyasetçi, bir konuda bir söz verirse onu, mutlaka yerine getirir. Getiremezse  helallik diler.
4. Müslüman siyasetçi, siyaset yoluyla zengin olmaz, hizmete bir ceketle başlamışsa, diyelim on beş sene sonra yine bir ceketle sona erdirir. Bazen o ceketi de kayb etmiş olur.
5. Müslüman siyasetçi, adalet kurumunu  “Dostlara, yakınlara, yandaşlara kıyak yapmak, düşmanlarının kafasını kırmak”  için kullanmaz.
6. Hatır gönül ile hiç kimseye iş, makam, memurluk, müdürlük, şeflik verdirtmez.
7. Müslüman siyasetçi çok ve boş konuşmaz; az, öz ve hikmetli konuşur.
8. Müslüman siyasetçi öyle ahlaklı, faziletli, güvenilir, takdir edilen bir kimsedir ki, onun bu üstünlüklerini rakipleri kabul ve teslim eder.
9. Kendini övmez ve övdürmez. Bir makam ve mevkie geçerse yağcıları, yalakaları, kemik yalayıcılarını yanına yaklaştırmaz.
10. Müslüman politikacı siyasî hizmeti ateşten bir gömlek olarak görür.
11. Müslüman politikacıİslam’a, Kur’ana, Sünnet’e, fıkha, ahlaka; vatana, millete, devlete hizmet eder.
12. Müslüman politikacı, herhangi bir suç işleyen akrabasını, oğullarını, kızlarını, damatlarını, gelinlerini, hısımlarını korumaz, onlara arka çıkmaz.
13. Halktan ve ülke gerçeklerinden kopmaz.
14. Müslüman politikacı, Allahın kendisini murakabe ettiğinin bilincindedir.
15. Müslüman politikacı mütevâzı ve kanaatli yaşar; israftan, lüksten, ihtişam ve debdebeden, gurur, kibir ve gösterişten kaçar. Onun evini, sofrasını, elbise dolabını, özel otomobilini görenler sadeliğine şaşar.
Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları