Binbir çiçekli Türkiye

A+A-
Afet ILGAZ

Bir gazetecinin sıklıkla şöyle dediğini söylerler: Ben, Finlandiya’da yaşasaydım sıkıntıdan ölürdüm.
Türkiye’nin hareketli cıvıl cıvıl, renk renk oluşumlarını anlatmak istiyor. Ne kadar cazip bir ülkeyiz farkında mısınız? Çok yaralarımız var, çok eksiklerimiz var. İnanılmaz hainlikler içerisindeyiz. Ama binbir çiçekli olduğumuzu kimse inkâr edemez. Hele şimdilerde köylüler, işçiler, aydınlar, bütün yaralarına rağmen bu ülkenin cazibesini artırıyorlar.
Köylü kadınlar, derelerini kurtarmak için dağ taş demiyor, yürüyorlar. Kurtarıyorlar da. Ondan sonra da şalvarları ve yelekleriyle zafer oyunu oynuyorlar. İşçiler, bitirdikleri taşeronluk protestosunun arkasından başka yürüyüşlere başlıyorlar. Öğretmenlerimiz, genç çocuklar gibi üstlerine sıkılan suların ortasında yuvarlanıyorlar. Bizim köklerimiz böyle. Dururuz dururuz, sonra haksızlık boyumuzu aşarken doğrulur mücadeleye başlarız.
Bunun en büyük örneklerini Kurtuluş Savaşı’nda yaşamıştık, şimdi de küçük küçük örneklerle devamını yaşamaktayız. Bizi keriz zannediyorlar ya, özerklik türküleri çığırıyorlar ya... Türkü çığırmakla kalacaklar. Biz, çok geçtik bu ateş çemberlerinden. Kimsenin malında toprağında, gözümüz yok. Bunun için türkü çığırmakla kalacaklar. Kendi kurtuluş savaşımızı verdik ve cumhuriyetimizi kurduk. Ve herkesi kucaklayacak bir millet oluşturduk. Bunun için türküleri yarım kalacak.
Köylülerimiz ve işçilerimiz... Hep onları düşünüyorum. Aklıma şu geldi. Köylü kadınlar, eylemi çok güzel öğrendiler maşallah. Erkekler de. Köylü kadınlar eylemler bitip kış kapıya dayanınca ne yaparlar biliyor musunuz? Kasnaklarını, alıp binbir çiçekli ülkelerinin çiçeklerini kasnaklarına işlerler. Yani bu adeta bir sanayi gibidir. Köylere gidin, binbir çiçekli Türkiye işlemesi görürsünüz. Bu arada hüzünlerini, acılarını, sevinçlerini türkü yapıp çığırırlar. Ama bu, ötekilerin türküsüne benzemez. İçinde saldırı yoktur, başkasının toprağına el koymak yoktur, toprak vermedi diye adam öldürmek yoktur.
H  H  H
Bizim ev, beş altı hastanenin ortasında bir yerde. Samatya, Haseki, Cerrahpaşa, aklınıza bu çevreden ne geliyorsa o. Buna uygun olarak da sokaklarımızda çeşitli sesler eksik değildir. En başta ambulans sesleri. Bunları duydukça, gene birini kurtarmaya gidiyorlar derim. Ben bir çok kere kurtarıldım çünkü. Ondan sonra martı sesleri, karga sesleri, uzakta hafif dalga sesleri ve bilhassa rüzgâr sesi...
Bu arada ortalarında çok tatlı bir konumda olan bir bina vardır: Çocuk Esirgeme Kurumu.
Sanki Türkiye’nin bütün yaralarını temizlemiş gibi, sokağın bütün kargaşasını temizlemiş gibi, orada durmaktadır. Çok hoşuma gider bu Çocuk Esirgeme Kurumu’nu seyretmek. Güzel gözlü Türk çocuklarının ileride yaşayacakları günleri, bugünden yaşamakta oluşları gibi bir heyecan duyarım.
Bilmiyorum artık ileride onların kafaları da Osmanlıca ile falan karıştırılacak mı. Tayyip Bey, bütün kıvraklığıyla legal kelimesinin ikinci hecesini iki dörtlük boyunda uzatıyor. Tayyip Bey, Osmanlıca bilmez ayrıca bu kelime, Osmanlıca değildir. Acaba öyle yapmakla Osmanlıca konuştuğu edasını verdiğini mi zannediyor diye düşünürüm.
Tayyip Bey, böyle yapar. Kelimelerin ikinci hecelerini uzatarak konuşmasına ve duruşuna bir eda verir.
Ben, Tayyip Bey’in bu atraksiyonlarını düşünmektense, TGB’lilerin bir haftadır yaptıkları Atatürk gösterilerine hayran olmayı tercih ediyorum.

Yazarın Diğer Yazıları