Bir "12 Eylül günü" iftarında Tayyip ve Bahçeli!.

A+A-
Behiç KILIÇ

Başbakan Erdoğan, sel felaketinden sonra bu mahallerde dolaştı.. Haberlere bakıyoruz, iftar vakti bir vatandaşın evindeki sofrada.. Yoksul insanlarla çorba içiyor.. Daha sonra da, bir taksi durağında, şoförlerin çay sohbetinde...
Son derece sıcak görüntüler...
Bu görüntülere bakınca, kafamızın içerisindeki öteki konularla, gördüklerimizi örtüştürecek varsayımlar düşünüyoruz!..
Mesela şunu...
12 Eylül’ün yıl dönümündeyiz... 12 Eylül, milliyetçilerin de en ağır biçimde infaz edildikleri bir kitapsız dönemdir... İşkencelerde verilen canlar, geride sakat bırakılan insanlar, alıp götürülen hayatlar, en ağır mağduriyetler...
Civanları ipe alınan, geride boynu bükük bırakılanlar...
Acaba o geride kalanları, şu yıl dönümünde, hem de mübarek bir ayda hatırlayan soran oldu mu!?.
Misal... Başbakan Erdoğan nasıl koşmuşsa o vatandaşın sofrasına...
MHP Lideri de, cuntanın sırf gösteriş olsun diye boynuna ip geçirdiği bir şehidin geride kalan ailesinin sofrasına gitmiş midir hiç?!.
Bu kadar basittir işte bu günlerin muhasebesi!..

Onları unutmayınız..
Bu vesile ile şöyle bir geriye gidelim, 12 Eylül öncesi ve sonrasına..
“Ülkücülük,” Vatanım, ha ekmeğini yemişim, ha uğruna kurşun “diyebilen, diyebilmiş ve diyebilecek yiğitlerin şeref payesidir.” diyenleri analım.. Öyle isimleri analım ki, orada bir gençliğin nasıl toprağa düştüğünün hazin öyküsünü bilelim..
“4 Ocak 1968’de, soğuk bir kış günü, henüz 22 yaşında bir fidan iken, Ankara’da kaldığı yurdun kantininde, iftardan sonra silahla vurulan ilk şehid, Osmaniyeli Ruhi Kılıçkıran...
21 Mart 1970’de Ziraat Fakültesinde öğrenci iken Yüksek Öğretmen Okulu’nda mahsur kalan ülküdaşlarına yiyecek götürürken şehit edilen İstanbullu Süleyman Özmen...
8 Haziran 1970’de işgal altındaki okuluna girmek isterken şehit edilen ve üç gündür aç olduğu anlaşılan, ’evlad-ı Fatihan’ın neslinden İnegöllü Yusuf İmamoğlu...
23 Kasım 1970’de ciğerlerine bisiklet pompasıyla hava basıldıktan sonra üç günlük işkenceyle pencereden atılan Zileli Dursun Önkuzu...
13 Nisan 1979’da İstanbul’da camiden çıkarken bıçaklanan Tunceli’li Alper Tunga Uytun...
3 Kasım 1975’te, Gazi Eğitim Enstitüsü öğrencisi Alparslan Gümüş’ün,
10 Mart 1977’de, üç sene sonra şehit olacak kardeşi ile birlikte koyun koyuna yatacak olan Eğitim Enstitüsü öğrencisi İrfan Öğütçü’nün,
4 Ekim 1978’de, arabasına binerken 17 yaşındaki oğlu ile birlikte vurulan Recep Haşatlı’nın,
19 Kasım 1979’da, matbaasından çıkarken vurulan gazeteci ve yazar İlhan Darendelioğlu’nun,
4 Nisan 1980’de, saldırıya uğrayan gazeteci, yazar, şair İsmail Gerçeksöz’ün,
24 Haziran 1980’de, evlerinde saldırıya uğrayarak eşi ve kızıyla birlikte hayatını kaybeden Ali Rıza Altınok’un,
27 Mayıs 1980’de, silahlı saldırı sonucu Kavaklıdere’de evinin önünde, şehit edilen Gün Sazak’ın,
12 Haziran 1980’de, Adana’da şehit edilen işçi ve sendikacı ülküdaşımız 31 yaşındaki Ayşe Çetinkaya’nın... unutulmaları mümkün mü!!?

İdam sehpaları!..
Bu liste hazindir, uzundur...

16 Ağustos 1980’de, 44 yaşında iken vurularak yaralanan ve 12 Eylül 1980 tarihinde vefat eden Adanalı Mürüvvet Ana, Mürüvvet Kekili unutulmaz.
Milleti sevmenin bedelini darağaçlarında ödeyen Ahmet Kerse, Ali Bülent Orkan, Cengiz Baktemur, Cevdet Karakaş, Fikri Arıkan, Halil Esendağ, İsmet Şahin, Mustafa Pehlivanoğlu, Selçuk Duracık unutulmaz...
“Vatanın ekmeği de bir, kurşunu da” diyenleri unutmak asla ve asla mümkün değildir ama..
Onları “unutmadığımızı” gösterebilmek çok önemlidir asıl..
Nasıl olur onları “unutmamak” peki?..
Aziz hatıralarına sadakat, aziz ruhlarının geride tedirgin kalmamasını sağlayarak, mücadelelerinin boşa olmadığını, emanetlerine sahiplendiğini göstererek..
Bu mudur bu günkü durum..?
Geride bıraktıklarının bir iftar sofrasında bile olamıyorsak??!

Yazarın Diğer Yazıları