Bir annenin ölümü ve bir müze düşüncesi...

Adnan İSLAMOĞULLARI

5 Haziran 1983 tarihinde Buca Cezaevi’nde sabaha karşı idam edilerek şehit edilen Ülküdaşımız Halil Esendağ’ın muhterem annesi/annemiz Mürüvvet Esendağ Hanımefendi Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.
Bir annenin ölümü, Halil Esendağ’ın annesinin ölümü böyle birkaç cümlelik bir habere sığar mı? Böyle birkaç cümlelik bir haber o annenin ölümünden bizleri haberdâr etmeğe kâfi gelir mi? Anlatır mı bu haber, o annenin ölümün ardındaki acıyı, hasreti, hicrânı, evlât kokusuna hasret kalmışlığı, evlâdın ardından kalan bir fotograftaki evlât yanaklarına kondurduğu bûseleri anlatabilir mi? 
Anlatamaz şüphesiz..
O annenin acıları o kadar derindedir ki ve evlâdına yanan yüreği o kadar kor alevlerde yanmıştır ki, hiçbir haber, hiçbir tâziye, hiçbir ‘hakkında yazısı’ anlatamaz o acıyı, o kor alevlerde yanan anne yüreğini!
Bir bir sessizce göçüyorlar dünyadan... Uzun yıllarca sessizlikler içinde yaşadıkları acılı hayatlara vedâ ediyorlar... Hasret bitiyor, vuslat başlıyor, Rablerine ve evlâtlarına kavuşuyorlar... Onlar cennet kokuları arasında bile evlât kokusunu ayırabilecek kadar anneydiler, evlâtlarına hasret bir hayatın kendilerine yüklediği bütün ağırlıkları taşıdılar, bütün acıları çektiler, bütün geceler ağladılar, bütün bayramları hüzünler içinde karalar bağlayarak yaşadılar...
Bir kabri hıçkırıklarla inlettiler, gözyaşlarıyla suladılar...
Tek tek gidiyorlar dünyadan..
Biz onların acılarına evlât sahibi olduklarında agâh olabildik bir nebze.. Bir nebze anlayabildik onların acılarını. Ne zaman ki oğullarımızın yüzünde bir bulut gördük, ne zaman ki oğlumuzun gönlüne bir güvercin kanadının gölgesinin düştüğünü gördük, canımız yandı, içimiz acıdı, yüreğimiz parçalandı ve  “âhh”  dedik, bir güvercin kanadının gölgesinden bile oğlumuzu sarıp sarmalayarak koruduk. O zaman anladık oğul neymiş, evlât neymiş! Ne zaman ki oğlumuz bize  “babammm”  dedi,  “benim canım babammm”, sevinçten, kıvançtan, gururdan ölecek gibi olduk, işte o zaman anladık eksilen kelimeler merâmımızı anlatmağa nasıl mâni oluyormuş, merâmımız nasıl çoğalıyormuş, biz o zaman anladık oğul neymiş, evlât neymiş...
Tek tek gidiyorlar dünyadan...
Onlar gidiyor...
Geride cesur bir erkeğin,  kahraman bir vatan evlâdının, bir ülkücünün ömre bedel tarihçelerini bırakarak gidiyorlar, o cesur erkeği, o kahraman vatan evlâdını, o ülkücüyü doğuran, besleyen, büyüten, terbiyesini veren, ahlâkını süsleyen anneler olarak, hâla  “ülkücüyüm”  diyenlere bir vazife bırakıp gidiyorlar 
Ülkücülüğü ve vatanı, o ülkücülere emânet edip, sessizce, bir şehit annesi vakarıyla gidiyorlar...
Onlar giderken geride ülkücülere bir vazife bırakıyorlar.
Onları gelecek nesillere dört başı mâmur bir  “hatırlama ve hatırlatma”  vazifesi bırakıyorlar. 
Nicedir paylaşmayı düşündüğüm bir fikir, Halil Esendağ’ın annesi Mürüvvet Esendağ annemizin ölümünün ardından yazılmayı bekliyormuş...
Bir ‘müze...’
Ülkücülere, gencecik hayatlarını fedâ eden ülkücülere, bütün hayatlarını bu millete adamış, adanmış ülkücülere ‘vefa müzesi...’    
Çanakkale Savaşı objelerinin muhteşem koleksiyonunu canını dişine takarak, evinin rızkından keserek uzun yıllardır biriktiren ve bu muhteşem koleksiyonu nihâyetinde ait olduğu yere, aziz Türk milletine bırakacak olan ve  “Ben bu vazifeye tâlibim”  diyerek beni cesaretlendiren sevgili kardeşim Seyit Ahmet Sılay’ın koordinatörlüğünde çalışmalarına başlaması gerektiğine inandığım bir ‘vefa müzesi...
Alparslan Türkeş başta olmak üzere, Dündar Taşer, Gâlip Erdem, Gün Sazak, İsmail Gerçeksöz, Muhsin Yazıcıoğlu, Recep Haşatlı, 12 Eylül darbesinin hukuksuz mahkemelerince idama mahkûm edilerek şehid edilen tüm ülküdaşlarımız, Süleyman Özmen, Ruhi Kılıçkıran, Dursun Önkuzu, Bekir Bağ, İsmail Şimşek, Metin Tokdemir ve mübârek isimlerini buraya yazamadığım Ülküdaşlarımızın hususî eşyâlarından hatıralar, fotoğraflar ve isimlerinden oluşan bir camekân ile oluşturulacak ve uzmanlarınca geliştirilecek bir  ‘vefa müzesi... “
Benimkisi bir teklif...
Eski tekkelerimizde giriş kapıları, içeriye girene boynunu eğdirecek yükseklikte yapılırmış. Kibirden, güçten, kudretten soyunup, tevâzu ile o kapıdan “Bismillah” diyerek girebilmesi için.
Bu ‘vefa müzesi...’nin bir küçük ölçeğinin MHP Genel merkezinin giriş katına yapılmasını hayal ederim yıllardır. Bir salona Metin Tokdemir’in adını verilmesini, bir salona İsmail Şimşek’in adını verilmesini...  
İçeriye girenlerin, nereye girdiklerini, bu hareketin ne bedeller ödediğini anlamaları ve unutmamaları için. Bu hareketi incitmenin onların aziz ruhlarını incitmek demek olacağını her gün hatırlamaları için.
Bu teklifim, uzmanların fikirlerine, tecrübelerine havale bir tekliftir. Yazdığım ândan itibaren şahsımdan çıkıp bütün ülkücülere aittir artık bu teklif. Eğer gerçekleşirse yalnızca ziyâret etmekle inşirah bulacağım ve şeref duyacağım bir mekân olacaktır ‘vefa müzesi...’
Bu teklifim özellikle ve önemle MHP Genel Başkan Adayı Sayın Koray Aydın’a yapılmış bir tekliftir.  Sayın Koray Aydın’a, Genel Başkan seçildiğinde o kapıdan, o aziz hâtıralara açılan o kapıdan başını eğerek, bir “Fâtiha” okuyarak geçme teklifidir bu. Nicedir unutulan, ihmâl edilen en güzel ahlâkî hasletlerimizden ‘vefa’yı bu hareketin mensuplarına hatırlatma ve yaşatma vazifesi teklifidir.
Ves-selâm...
Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde,
Evvel giden bütün ahbâba selâm olsun erenler...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş