Bir köstebek çiftliği vardı...

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Bükmüş boynunu, büzüştürmüş dudağını; ağladı ağlayacak:
 “Kendi onuruna düşkün olmayanlar başkalarının onuruyla kolay oynarlar. Zerre kadar insani tavır yok...”
83 yaşındaki gazeteci İlhan Selçuk’un evinin sabaha karşı 04.30’da basılmasında, hasta bir insanın yatağından kaldırılıp neredeyse sürüklendiği emniyette 11.5 saat ottan ... (gerisini siz getirin) şeylerden sorgulanmasında hiçbir insani tavır olmadığı gibi mi mesela?
Bir tıp adamı Prof. Dr. Mehmet Haberal’ı babasının cenazesine yollamayanların “zerre insanlık emaresi” göstermemesi gibi mi?
Kızının düğününe gidemeyen Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’la, babasının elini öpmek için gelinliğiyle Hasdal Cezaevi’ne giden Tuğçe Çakmak’ın gözyaşları karşısında yüreği cız etmeyenlerin takındığı tavır gibi bir şey olsa gerek bahsettiği!
Bebeği babasız büyümeye mahkum edilen Mustafa Balbay’a zulüm etmeyi “görev” bilenlerin yaptığı gibi...
Bir kadının gazeteci Güler Kömürcü’nün “mahrem” ini ortalığa saçmak, muhataplarından başka hiç kimseyi hele de polisi hiç mi hiç ilgilendirmeyecek “özel” konuşmalarını medyaya “özenle” servis etmek türünden bir “onurla oynama” yöntemi mi tarif ettiği?
Belki de Tuncay Özkan’ın gözaltı sırasında “genç sevgilisinin de evde olduğuna” dikkat çekenlerinki gibi bir “onur anlayışı” dır bahsettiği! Yakındığınız kişi, insanları, gözaltı değil de itibarsızlaştırma operasyonu yürütür gibi, teröriste reva görülmeyen muameleyle, “kafalarını eze eze polis otolarına bindirenler” kadar “onurdan bihaber” olabilir mi? Yüzlerce insanın evlerini, işyerlerini “tutuklanmalarına meşruiyet sağlayacak delilleri bulmak üzere!”  talan edenler, iç çamaşırlarına kadar bütün özel eşyalarını ortalığa dökenler kadar mı bihaberdir onurdan mesela?

***


Erdem abidesi kesilmiş:
 “Gizli olan soruşturma dosyalarıyla suçlamak anamuhalefet liderine yakışmıyor...”
Gizli yürütülen bir soruşturma kapsamında gözaltına alınan insanlar hakkında “Onların tek suçları gazetecilik değil...” diyerek; Hem suçlu oldukları hükmünü vermenin... Hem gazeteciliği de suç kapsamına sokmanın bir Başbakan’a yakışmadığı gibi mi mesela?
Yahut gizli yürütülen bir soruşturmayla ilgili olarak “Türkiye bağısaklarını temizliyor” diyerek, soruşturma kapsamında “şüpheli” sıfatıyla gözaltına alınan, tutuklanan onca kişiye “pislik” demenin bir Başbakan Yardımcısı’na yakışmadığı gibi mi!

***


Bir günde “isyan” noktasına gelmiş: “Bunların hepsi kurgu iftira...”
Ya bin gündür “iftira”ya uğrayanlar?
Telefon rehberine “sehven” yapılan bir ekleme yüzünden aylarca cezaevinde yatan bir Teğmen, Mehmet Ali Çelebi neyin cezasını çekti? “Polis kurgusu” nun değil mi?
Vaktiyle bir Kuddusi Okkır vardı hatırladınız mı?
Ergenekon’un kasası olmakla suçlandığını duyduğunda o da öyle demişti: “İftira!”
Bir tek “koltuğunu kaybetme” tehlikesiyle karşı karşıya olanlar anlar mı bilmem ama Okkır’ın “iftiraya” uğradığının anlaşılabilmesi için hayatını kaybetmesi gerekti. Ailesi cenazesini kaldıracak parayı dahi denkleştiremeyince “kasa olamayacağına” hükmetti medya linççileri!

***


Akıl ve mantıkla izah edemiyor:
 “İçişleri Bakanı’nın ofisinden bir belediye başkanına telefon edilmesi çok normal bir şey. Bu hele hele benim ilimse...”
Bir gazetecinin ofisinden “haber kaynağı”nın aranması suçsa... Bir askerin, bir savcının, bir hakimin meslektaşlarıyla buluşması, birlikte yemek yemesi suçsa... Ne kadar “akıl ve mantık dışı” olsa da, “eşitlik ilkesi” gereği siz de “diğerleri gibi” ödeyeceksiniz bunun bedelini!
Ya İç İçleri Bakanı değil de, Genelkurmay Başkanı olsaydınız, “TSK’ya ait silah bulundu” yaygaralarıyla komuta kademesi tasfiye edilen Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yönetiyor olsaydınız ne yapacaktınız... Hıncınıza bakılırsa;
Darbe mi!
Bırakın “mesleğin gereği olan ilişkileri” , “babasının oğlu” diye içeri alınmadı mı Mehmet Perinçek gibi genç, başarılı bir akademisyen!
Ha bir de “Bu hele hele benim ilimse” vurgusu bile yakar “Yeni Türkiye”de kişiyi. Reşadiyeli Albay Dursun Çiçek mesela, PKK Reşadiye’ye saldırınca, imalı yayınıyla adını neredeyse “terörist”e çıkarmıyor muydu TRT! 

***


 “Sızıdırılan” yalan yanlış “ifade”ler yüzünden Devlet Övünç Madalyası sahibi JİTEM Grup Komutanı Emekli Binbaşı Abdülkerim Kırcı intihar etti...
Eski Jandarma İstihbarat Daire Başkanı Levent Ersöz’ün kızı Fulya Ersöz, bir evladın babası hakkındaki kaygılarından başka bir şey ifade etmeyen telefon konuşmalarının medyaya sızdırılmasının ardından intihara yeltendi; bileklerini kesti...
Haklarında hazırlanmış bir iddianame dahi yokken 1. Ergenekon, 2. Ergenekon, Balyoz, Kafes, Odatv, Poyrazköy, Karargah Evleri... diye sıra sıra dizilen soruşturmaların “şüphelileri” sızdırılan klasör klasör, çuval çuval, bavul bavul “kağıt parçası”na dayanılarak yargısız infaz edildi. Beraat çoğu için sadece alınlarına sürülmek istenen lekeyi temizlemeye yarayacak şimdi;
Sağlıkları gitti... Aileleri parçalandı... Kariyerleri bitti... Onca insanın hayatı çalındı; hayatı!
Bütün bunlar kimin eseri?
Dönemin Genelkurmay Başkanı Başbuğ “İrtica Eylem Planı” için ne demişti:
“Bu planın gazeteye polis tarafından servis edildiği açık...”
Bütün bunlar olup biterken polis kimin idaresindeydi Beşir Bey?
Kalkmış “köstebek değilim” diyorsunuz... Siz olsanız neee, olmasanız ne... Bakanlığınıza bağlı kurumlar “köstebek çiftliği”ne dönmüş müydü, dönmemiş miydi; bundan haber versenize!..


 


 


Ve şimdi huzurlarınızda “Yeni Anayasa”cılar!..


Ne menem şeydir merak edenler için mini bir rehber:
Yeni Anayasa olarak adlandırılan çalışmayı “Türkiye’yi yeniden dizayn etme girişimi” olarak tanımlıyor Mustafa Kamış:
“...Her şeyin, ülkedeki bütün varlıkların yerlerinin yeniden belirlenmesi, herkesin kendi gerçek yerine gitmesi ya da gelmesi demektir yeni anayasa... Azınlık yönetimlerinden kurtulduğumuz, az bir kitlenin bütün toplumu yönettiği sürekli olarak onların kaygılarını, onların önceliklerini, onların beklentilerini konuştuğumuz bir ülke olmaktan çıktığı yeni bir ülke tasavvurudur yeni anayasa... Medyada Nişantaşı kardeşliğinin, orduda ve yargıda mezhepsel oluşumların, çetesel ilişkilerin olmadığı bir ülke demek yeni bir anayasa!
Mısır, Suriye, Tunus, Cezayir gibi Türkiye de yıllarca azınlıklar tarafından yönetildi. Azınlık bir zümre kendi iktidarını koruyabilmek için yıllarımızı rejim krizleriyle heba etti. Bu ülkeler yıllarını ve enerjilerini gelişmek, üretmek yerine, rejim krizleriyle boğuşmakla geçirdi. Bu rejim krizleri toplumların üzerinde baş edilmez travmalara neden oldu. Şimdi artık başkalarının kaygıları yüzünden dayak yemenin, öldürülmenin, hazırlanan şartlara boyun eğmenin ortadan kalkmasını ümit ediyoruz. (...) Hasılı; yeni bir anayasadan yeni bir Türkiye çıkmasını istiyoruz.”


Engel olan bedel öder
Aynı gazetede yazan Mustafa Ünal işi tehdit boyutuna vardırıyor:
“Yeni anayasanın kaderi büyük oranda CHP ve MHP’nin elinde... Bu iki partinin iyi niyeti ve yapıcı tutumu neticeyi belirler.
Halkın bu Meclis’ten beklentisi; yeni anayasa... Süreci engelleyen veya çıkmaza sokan parti çok ağır siyasî bedel öder. Ayrıca tarih karşısında da sorumlu olur. Umarım, partiler yeni anayasayı engelleyen parti yaftası yemekten kaçınır...”


Kemalist olmayacak
İhsan Dağı’ya bakılırsa “Kemalist olmayacak” Yeni Anayasa: “Kemalizm’e dayanan devlet halka hizmet etmek yerine halka inanç biçimi, yaşam tarzı dayatmayı tercih etti. Kemalizm vesayet rejiminin ideolojisidir. Yeni anayasada bu ideolojinin izlerini bırakmak vesayetin devam etmesi anlamına gelir. Kimseye faydası yoktur ve yeni anayasayı anlamsız hale getirir. ’Yeni’ anayasa ’Kemalist’ olmayan bir anayasadır.”


Türklüğü savunmak suç
İktidar “Değiştirilemez maddeler” e dokunacak mı sorusunun cevabı “bir bilen” de, Hüseyin Gülerce’nin aşağıdaki satırlarında saklı: “Mevcut Anayasa, Kemalist devlet ideolojisinin eseridir. Vesayetçi zihniyet, bu ideolojinin tesirlerini korumak için direnecektir. ”Türklüğe dokundurtmayız“, ” Atatürk milliyetçiliğini silemezsiniz“ diyerek Türk ve Atatürk kalkanlarını kullanacaklardır. Ve tartışmanın ilk kavşağı Anayasa’nın değiştirilemez 3 maddesi olacaktır. Hatırlayalım o maddeleri:
” 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
“2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
” 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı” dır. Başkenti Ankara’dır.
1. madde evet aynen kalmalıdır. 3. maddede, “Dili Türkçedir” yerine “Resmi dili Türkçedir” denmelidir. “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ifadesi metinde yer almamalıdır.
Anayasa’nın başlangıç ilkeleri de uzun, flu ve ideolojiktir. Başlangıç ilkeleri, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’ndan yararlanarak şöyle olabilir: “Bu Anayasa, bölünmez ve evrensel değerler olan insan onuru, özgürlük, eşitlik ve dayanışma değerleri üzerine inşa edilmiştir. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını tesis ederek bir özgürlük, güvenlik ve adalet bölgesi oluşturarak bireyi, yönetim faaliyetlerinin merkezine yerleştirir.”

***


AKP, CHP, MHP ve BDP,  “uzlaşmaları” için  kurulan komisyonda işte bunları konuşacaklar!


 


BASINDAN SEÇMELER


Deniz Feneri rezaleti kangren oluyor. Siyaset bu davadan elini çekmeli, yargı müdahalelere karşı koymalıdır. Adalet de cesaret ister!
Güngör Mengi / Vatan


 


 


“İçi boş” dediği “Atatürk Milliyetçiliği”nin kitabını yazmış

Prof. Baskın Oran bu hafta yine döktürmüş... Leyla Zana’nın Meclis konuşmasını övüyor. Yazıyı  “Ne mutlu Türkiyeliyim diyene, yeni anayasanın tek sloganı budur” diye bitiriyor.  Türk kelimesi yeni anayasada bir tek kere bile geçmemeliymiş...
Muhterem konuyu irdelerken değişmez maddelerdeki “Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı” sözünü ele almış. Şöyle demekte:
- Nedir azizim Atatürk milliyetçiliği bilen var mı? Bundan daha içi boş ikinci kavram duydunuz mu ömrünüzde?
Baskın’a “Atatürk Milliyetçiliği” adlı bir kitaptan birkaç satır aktaralım:
 “Atatürk’ün milliyetçiliği yayılmacı bir milliyetçilik değildir. Kurtuluş Savaşı içinde amaçladığı sınırların ötesinde bir toprak istemi olmamıştır... Atatürk milliyetçiliğinin barışçı politikasının bir uygulaması olan İkinci Dünya Savaşı dışında kalış, kim bilir kaç kuşak Türk genci için paha biçilmeyecek bir nimet olmuştur...”
Demek ki neymiş.. Atatürk Milliyetçiliği diye bir şey varmış ve üstelik bu milliyetçilik bütün dünyaya olumlu örnek olmuş.
Kitabın yazarı mı?
Bizzat kendileri...
Evet bu kitabı baştan sona Baskın Oran yazdı..
Son baskısı 1999 yılında yapıldı...
Arkadaş üzerine kitap yazdığı konuyu başkalarına soruyor:
- Nedir azizim Atatürk milliyetçiliği bilen var mı?
Eşine ender raslanacak bir vaka karşısındayız...
Melih Aşık / Milliyet

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları