Bir "Müstemleke aydını" hastalığı: "Yabânîleşme"

A+A-
Durmuş HOCAOĞLU

Bir önceki yazımızda aydınların oluşturduğu topluluğun “zümre” evsâfında olduğunu söylemiştik. İşte bu zümrenin adı “intelijansiya”. Bir mânâda, “zekâ sahipleri cemaati” gibi bir şey.
İmdi; nasıl bir şey - veya bir “şey” - işbu intelijansiya? Homojen mi? Hayır, değil, heterojen; ama yine de bir tür homojenliği var, çünkü kendi dışından belirli bâzı husûsiyetleriyle tefrik edildiği için, içe kapanık, yâni bir tür cemaat; ama bâzı bakımlardan da değil. Bir arada yaşamıyorlar, meselâ, ama yaşıyorlar gibi; hayatları tamâmen bunun içinde geçmiyor, ama sanki geçiyor gibi; cemiyetle temas hâlindeler, ama sanki cemiyet içinde, izole edilmiş müstakil bir feodal ada gibi bir hayatları var; bir tekvücut gibi görünüyorlar, ama aslında birçok bakımdan her birisi ayrı telden çalıyor. Gerçekten de “aydın”, asıl olarak yalnızdır ve hele en mümtaz nümûnesi olan filozof ise yapayalnız; zengin iç dünyası ona tek başına yeter de artar bile, başka dünyaya ihtiyaç duymaz; kalabalıkların ortasında yapayalnızken, tek başına başı alabildiğine kalabalıktır. Sonra, aydınlar kendi aralarında yekvücut gibi görünürler, ama hakîkat hâlde birbirinin aynı olan iki aydın yoktur ve mâhiyeti gereği, olamaz da, zîra biri diğerine asla tam olarak bîat etmez, edemez, etmemelidir de. Hemen her şeyin merkezine kendisini kor aydın; bu yüzden de “benci” dir, hattâ daha fazlası, “bencil” ; “ene” si kabarıktır, enâniyeti taşkın.
Tam bir baş belâsı, hâsılı; ama O’na yakışan da budur. Aydın - benim şahsen tercîh ettiği daha sahîh sanı ile “entelektüel” - kuzu gibi olamaz; kurt gibi olmalıdır, sonsuz bir iç hürriyet ile işbâ hâlinde bir yalnız kurt. 
Aydının bir başka vasfı ise, hastalıklarıdır: Ölümcül, kahredici ve yalnız O’nun için yaratılmış hastalıklar; öylesine ölümcül ki, öldürmüyor, süründürüyor, aydının ışığını söndürüyor ve dahi, ışığı sönmüş bir aydın ise, en ednâdan dahi ednâ oluyor, sıradanlıkta dibe vuruyor.
Bu hastalıkların en belli başlı ikisinden birisi, “yabancılaşma” dır (alienation).
Yabancılaşmanın anlam çeperi çok geniş; felsefede, umûmî bir târif olarak, “şeylerin, nesnelerin bilinç için yabancı ve uzak olması, gerçeklikten kopuş” tur. Burada bizim mevzûmuz “sosyolojik yabancılaşma” ki asıl olarak aydınlarda görüleni de o: Aydın’ın nûrunu silip süpüren, “entelektüel” i “entel” in en âdîsinin en âdîsine dönüştüren bu hastalık, kişinin kendi cemiyetine ve o cemiyete âit olan her şeye karşı yabancı - daha sahîh ifâdesiyle, ’yabancı’(stranger), veya ’ecnebî’(foreigner) değil, ’yabânî’(alien) - hâle getirir ve daha ileri haddinde ise düpedüz düşman -hem de sadırgan düşman- kılar.
İşte burası felâketin ta kendisidir; zîra ipin koptuğu yerdir ve yapılacak hiçbir şey de kalmamıştır.
Yabânîleşme, tipik ve karakteristik bir  “müstemleke aydını” hastalığıdır ve tedâvisi de bulunmamaktadır ne yazık ki; resmen ve alenen “istenmeyen kişi” (persona non grata) îlân edip insanların sıhhat ve selâmeti içün cemiyetinden tecrit ederek nas ile temâsını kat’î sûrette kesmek ve hattâ en iyisi ve en emniyetlisi, “canın cehenneme” diyerek cemiyetinden tamâmen tardetmektir. Çünkü, her sabah dünyaya gözlerini açtığında, kendisini, niçin, meselâ, “Ulu Sâhip Beyaz Efendi” gibi bir “beyaz” değil de,  yine meselâ, bir siyâhî olarak yarattı diye Tanrı’yı reddedecek kadar cemiyetine aykırı düşmüştür.
Yabânîleşme’nin bir adım ilerisi ise “saldırma” safhasıdır; iş eğer bu safhaya kadar varmış ve “canın cehenneme” demek veya ’adem’e göndermek imkânı da yoksa, geriye yapılacak tek şey kalmıştır: İnsanları ısırmaması için, Hannibal Lecter’e yapıldığı gibi, başına demir bir maske geçirerek yerin yedi kat dibinde müebbede mahkûm etmek.
Çünki, yabânîlik sârî olduğundan, nasıl ki kurtadamın ısırdığı kurtadam, vampirin ısırdığı vampir olursa, yabânînin ısırdığı da yabânî olur.
İmdi, fikrimce, memleketimizdeki yabânîler için böyle bir müdâhalede bulunmak zarûreti müacceliyyet kesbetmiştir; çünkü, saldırıyorlar ve ısırıyorlar.
Bilmem, anlatabiliyor muyum?

Yazarın Diğer Yazıları