Bir sansür hikâyesi...

Ahmet SEVGİ

“Misalli Büyük Türkçe Sözlük” sansürü: “Her türlü yayının, tiyatro ve sinema eserlerinin, televizyon neşriyatının yayımlanmadan önce yetkili makamlarca denetlenme işi.” şeklinde tanımlar. Aynı sözlük “sansür koymak” deyimini de: “Gerekli durumlarda yayımlanmasını yasaklamak” diye açıklar.
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere devlet, düzeni ayakta tutabilmek adına bazı düşünceleri zararlı görmekte ve yayılmasını önlemek maksadıyla sansüre başvurmaktadır.
Matbaanın icadıyla 15. yüzyılda Batı’da bir tedbir olarak, yayınlanacak metinlerin önceden okunup denetlendiğini, hatta İmparator V. Karl’ın 1521’de, sansürden geçmeden kitap neşretmenin büyük bir suç olduğunu belirten bir ferman çıkarmış olduğunu biliyoruz. (Bk. TA c. 28, s. 139.)
Matbaanın ülkemize girmesiyle bizde de Avrupa’dakilere benzer yasaklar ihdas edilmiş, gazete ve dergi sayısı arttıkça da söz konusu yasakların denetlenmesi için sansür devreye girmiştir. Özellikle II. Abdülhamit devrinde sansür, durumdan vazife çıkaran bazı zevat elinde haksız uygulamalara dönüşmüştür. Bu noktada Hersekli Arif Hikmet (ö. 1903) Divanı’nın girişinde İbnülemin Mahmut Kemâl İnal’ın (ö. 1957) zikrettiği bir olay var ki (mealen) nakletmeden geçmek olmaz.
Şeriat mahkemelerinin şer mahkemeleri, mahkeme-i nizamiyenin zulüm mahkemeleri haline geldiği (ifadeler İ. M. K. İnal’a ait) yıllarda bazı yazarlar zararlı eserler (âsâr-ı muzırra) neşretmekle itham edilerek  “fitne ve fesat çıkarmaya çalışmak” (Sâî bil-fesat) iddiasıyla mahkemeye verilirler. Mahkeme sürgün edilmelerine karar verir. Karar temyize gönderilir. Temyiz mahkemesi üyelerinden Hersekli Arif Hikmet karara itiraz eder. Ve der ki:
Bir katili mahkum etmek için suç âletini görmek gerektiği gibi, sürgün edilmelerine hükmedilen kişilerin suç âletini de (âlet-i fesât) görmek lazım. Zararlı neşriyat (âsâr-ı muzırra) ne imiş, ortaya konulsun, tek tek inceleyelim. Yazarın fitne ve fesat çıkarmaya (sâî bil-fesât) çalışıp çalışmadığına vicdanen kanaat getirelim. Böyle körü körüne hüküm verilmez. Hâkimlerin hâkimi (Allah) yarın bizden sorar...
Mahkeme âzâları aslında dürüst insanlar olmalarına rağmen Arif Hikmet Bey’in sözünü bizzarûre (iktidardan korktukları için) duymazdan gelirler. Arif Hikmet ısrar edince mahkeme âzâlarından biri: “Hikmet Bey, canım kardeşim, âsâr-ı muzırra (zararlı yayınlar) denilen kitaplar incelenip de muzır (zararlı) olmadığı meydana çıksa, bu hakikati ortaya koyabilecek yiğit hani nerde?” der. Bunun üzerine Hersekli Arif Hikmet irticalen şu beyti söyleyip lânet okuyarak mahkemeyi terk eder:
“Anılmaz oldu îcâbât-ı hürriyet mahâkimde//Esâret hükmünü icrâ meğer hükkâma düştü.”
Evet, bu olay takriben 120-125 sene önce cereyan etmiştir. Son yıllarda yaşadıklarımızla karşılaştırıldığında, yazarlara yapılan ithamın aynı (sâî bil-fesat), hâkimlerin aynı (belki dürüst ama iktidardan çekinen) ve nihayet toplumun aynı (Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.) olduğu görülür. Affedersiniz, eksik söyledim, o gün yayımlanmamış kitap imha edilmiyordu. Çünkü o zamanlar ileri demokrasimiz yoktu!..
Sözümüz görene, köre ne!..

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş