Bitmeyen I. Dünya Savaşı

Selcan TAŞÇI

Pazartesi... Malum  “Sizden Gelenler” günü. Bu haftanın ilk yazısı Sağlık ve Turizm Eski Bakanı Bülent Akarcalı’dan:
 “Orta Doğu’da yıllardır yaşananlar, bitmeyen I. Dünya Savaşı’nın sonuçlarıdır. II. Dünya Savaşı, askeri, siyasi ve ekonomik tüm sonuçlarıyla bitmiş olmasına rağmen, I. Dünya savaşı sonrası çizilen suni sınırlar, suni ülkelerin başına monte edilen kukla rejimler,  bölgeye istikrar getirecek siyasi ve ekonomik bir yapılaşmanın oluşturulmaması nedeniyle bu savaş hala devam etmektedir.
1950’lerden sonra Mısır, Irak, Suriye ve Libya’da gerçekleşen askeri darbelerle bu rejimlerin çöküşü, İran-Irak savaşıyla başlayıp, ABD’nin Irak’ı işgali ve Suriye’yi iç savaşla çökertme politikalarının iflası ile ortaya çıkan durum yeni bir oluşum değil 1918’in devamıdır.
Bir dünya savaşı, düşmanın fiziken yenilmesi ve ülkelerin galip orduların işgaliyle bitmez. Savaşa yol açan tüm nedenlerin ortadan kalkmasıyla biter.
 II. Dünya Savaşı, ABD’nin Almanya ve Japonya’yı askeri açıdan teslim almasından sonra başlattığı Marshall Planı, kurulmasına öncülük ettiği Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, IFC (Uluslararası Finance Kurumu), IMF, NATO, Avrupa Konseyi, OECD, Avrupa Konseyi ve hatta bugünkü AB’nin başlangıcı Ortak Pazar gibi kurum ve kuruluşları örgütleyip çalışır hale getirmesiyle mümkün olmuştur.
Bu kurum ve kuruluşların çalışmaları sonunda ve 1991’de Sovyetlerin çöküşüyle tüm savaş nedenleri sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkmıştır.
Biraz bilgi-kurgu romanı gibi meseleye bakarsak, 1930’larda uykuya dalıp 1991’den sonra uyanan biri, 1940-45 arası dünyayı kana bulayan bir savaş ve 45 yıl boyunca Avrupa’nın yarısının Sovyet işgali altında kalmış olduğunu, anlayamaz.
I. Dünya Savaşı ise böyle sonuçlanmadı. 1917 Sovyet devrimiyle Rusların savaştan çekilmesi, Türklerin Kurtuluş Savaşı ve Lozan’la taçlanan Anadolu zaferi, savaş sonrası tüm planları (Sevr Anlaşması) altüst etti. Ancak, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan ve tahrip olan dengeleri oluşturacak, ülkeleri barıştıracak, siyasi yapıları yenileyecek ve savaşa sebep olan unsurları ortadan kaldıracak siyasi-ekonomik-diplomatik nitelikli hiçbir uluslararası örgüt kurulmadı.
Savaşın galibi ve dönemin küresel gücü Büyük Britanya İmparatorluğu Orta Doğu’da suni sınırlar çizip, istediği gibi hükmedebileceği rejimler kurmayla sonuca ulaşabileceğini sanarak tarihi büyük bir hata işledi.
İngiltere’nin Orta Doğu’ya getirdiği siyasi yapının yüzeyselliği, tarihi gerçeklerle bağdaşmayışı, bölgedeki tek gerçek siyasi güç ve istikrar unsuru olacak genç Türkiye Cumhuriyeti’ne inanmaması, ve Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanması gereken Kerkük-Musul’u, kışkırtılan Kürt isyanıyla, suni Irak sınırları içinde tutması bugünlerde yaşanan trajedilerin ana kaynağıdır.
Orta Doğu’ya bir çeşit denge getiren Soğuk Savaş dönemi bitince, bölgede uygulanan İsrail ağırlıklı veya güdümlü ABD politikaları  Orta Doğu’yu temelinden sarsan ve istikrarsızlığa sürükleyen temel unsur oldu.
ABD’nin kendi çıkarı dışında politikası yoktur. Olmasını beklemek de gerçekçilikle bağdaşmaz. Tarih bu gerçeği anlatan örneklerle doludur. En ABD yanlısı iktidarı kurmuş olan ve İran’da ABD+İngiliz müdahalesi ile oluşan darbe sonucu iktidara gelen Şah Rıza Pehlevi, ABD’nin çıkarları değişince tedavi için dahi ABD’ye sokulmamış ve sığınabildiği tek ülke olan Mısır’da, Kahire’de ölmüştür.
Tarihte her imparatorluk çıkarları için insanları ve ülkeleri kullanmış, kullanma süreleri bitenleri de tarihin içine gömmüştür.
Orta Doğu’da kalıcı istikrarı sağlamak, II. Dünya savaşı sonrası kurulan ve yukarda açıklanan kurumların benzerlerinin yani bu bölgeye özgü Siyasi, Ekonomik ve Diplomatik kurumları oluşturmak ile mümkündür. Böyle bir yapılaşma her ne kadar ABD’siz mümkün değilse de, Türkiyesiz hiç olamaz...”

Cumhuriyet olmasa vekil olabilir miydin
Nazım Peker Cumhuriyet’in  “reklam arası” olduğunu savunan AKP’li kadına soruyor:
 “Bu hanımın sanırım Balıkesir’de bir sıkıntısı var ki, gündemde kalmanın, 2015 seçimlerinde listeye girmenin sıkıntısını yaşıyor olmalı.
Ya değilse hangi aklı başında Türk kadını, böyle bir laf edebilir? Cumhuriyete kavuşmuş, cumhuriyetle yaşamış bütün kadınlar; Cumhuriyeti baş tacı etmeleri ve Atatürk’e de Fatihalar okumaları gerektiğini bilir.
Cumhuriyet, bir fazilettir.
Eğer Cumhuriyet olmasaydı:
Bu bayan okuyabilir miydi?
Eczacı olabilir miydi?
Milletvekili seçilebilir miydi?
Eşinin tek kadını olabilir miydi?
Yoksa dört eşten birisi mi olurdu?
Düşünmesinde fayda vardır...

Sarayla itibar olsaydı...
Bu satırlar da bir öğretmenimizden F. Ateş’ten:
“Ben bir öğretmenim. Memleket meselelerini düşünürken(!) aklıma gelen bazı şeyleri sizinle paylaşmak istedim.
Türkçe öğretmeni öğrencilerine “öyle bir cümle kurun ki kendi içinde çelişkili olsun ama sınıfın yarısı bu çelişkiyi anlamasın” diye bir ödev verseydi.
Sanırım en güzel örnek Cumhurbaşkanının kaçak sarayda yaptığı bir konuşmasında biz iki hurmayla karın doyuran bir peygamberin ümmetiyiz sözü olurdu herhalde, ya da Diyanet İşleri Başkanımız Mehmet Görmez ’in “bir lokma bir hırka” deyip bir milyon dolarlık araba alması gibi. Halka aza kanaat getirin mesajı verirken kendilerini bu söylemden ayrı tutması bir çelişki değil de nedir. Kaçak sarayın Türkiye’nin itibarı ve imajı için yapıldığı söyleniyor. Eğer sarayla itibar olsaydı koca bir imparatorluk olan Osmanlı, görkemli camiler yapacağına görkemli saraylar yapardı herhalde. Brunei diye bir ülke var. Sultanı kendisine öyle bir saray yaptırdı ki klozeti tamamen altın. Şimdi halka sorsan Brunei nerede ve sultanı kim diye kimse bilmez eğer sarayla itibar olsaydı herkesin Brunei ve sultanını bilmesi gerekirdi. Aslında herkes adı gibi biliyor ki şu an Cumhurbaşkanlığı sarayı olarak kullanılan bu mekân birçok ek binada hizmet veren başbakanlığın tek bir çatı altında toplanması için yapıldı...”

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş