Biz inanmazsak?

A+A-
Rauf DENKTAŞ

Rum-Yunan ikilisi açısından Kıbrıs bir Yunan adasıdır; Lozan dengesi bahis konusu değildir; bizim  “Rum” dediğimiz Kıbrıs Helenleri çoğunluktadır ve Kıbrıs halkının yüzde seksenini onlar teşkil ettiklerine göre Kıbrıs’ın idaresinden kendileri sorumlu olmalıdır; Türk azınlığa(!), Türkiye’yi tatmin için veya NATO’nun bölünmesini, önlemek için verilmiş olan aşırı haklar nedeniyle 1960’da “Rumlara zor ile kabul ettirilen iç içe ortaklık” formülü yürümemiştir. Bu nedenle şimdi, AB üyesi olarak iç durumun demokratikleşmesini, garantilerin lağvını, yabancı askerlerin ve yerleşiklerin adayı terk  etmelerini istemektedirler. Kiliseye, Milli Konseylerine ve Hristofyas’a göre iki kesimli federasyon uygulanabilir değildir. Yunanistan ile işbirliği içinde yürüttükleri Kıbrıs davasında, Yunanistan ile aralarında bir de savunma paktı vardır. Megali İdea’nın bir ürünü olan Kıbrıs meselesi, Girit misali Yunanistan’a ilhak edilinceye kadar veya ikinci bir bağımsız Helen adası oluncaya kadar varılacak her uzlaşma Rum-Yunan ikilisi tarafından geçici bir anlaşma olarak değerlendirilecektir. 1960 Antlaşmalarını, garantilere rağmen, böyle değerlendirmişlerdi. Şimdi de AB üyeliğini, dolaylı Enosis olarak algılamışlardır.
Şimdi, yukarıdaki tabloya bakarak kendi görüş ve inançlarımızın bir fotoğrafını
çekelim:
Kıbrıs’ın Yunan adası olmadığını savunmaktayız. Lozan Antlaşması’nda İngiltere’ye bırakılan bu adadan İngiltere çekilecek olursa adayı eski sahibine vermesi gerekirdi. Ancak iki NATO devleti, Kıbrıs için savaşmasınlar diye 1960 Ortaklık Devleti’nde uzlaşmaya varılmış ve üç devlet bu ortaklığın devamını (Enosis ile taksimi yasaklayarak) garantilemişlerdir. Coğrafya, stratejik ve güvenlik açısından Türkiye’ye iadesi gereken bu adada Rumlar çoğunluktadır gerekçesi ile adayı tek halkın adası addederek, bu halkın (1950’lerden bu yana bugüne kadar) Rum çoğunluğun iradesi ile Yunanistan’a bağlanması oyununa 1960’da gelinmediği gibi, şimdi de gelinemez. Kıbrıs’ta iki eşit egemen halk ve iki devlet vardır. İnanıyor muyuz? İnanıyorsak, bunlardan asla vazgeçmeyeceğimizi, nedenleri ile dünyaya anlatıyor muyuz? “1960 Antlaşması demokratik olmadığı için yürümedi; Türkler devleti terk ettiler; Türkiye taksim istediği için Kıbrıs Türklerini kullandı, Kıbrıs meselesi 1974’de başlayan bir işgal meselesidir” yalanlarını  her gün ve her fırsatta Rumların yüzüne vurmaya, dünyayı bu konularda aydınlatmaya hazır mıyız? Kıbrıs’ın tümünü AB üyesi yaptığını zanneden AB yetkililerine bu safsatayı kabul etmediğimizi, gür bir sesle savunacak mıyız, yoksa Rum idaresinin geçersiz müracaatı üzerine ve Kıbrıs Türklerini yok farz ederek aldıkları bu karara boyun mu eğeceğiz?
O halde yeniden gelmekte olan Cenevre toplantısına dönelim. Genel Sekretere Kıbrıs’ta iki eşit ve egemen, kendi kaderlerini tayin hakkı olan iki halktan biri olduğumuzu hatırlatmamız kaçınılmaz hale gelmiştir. Kurucu Devlet’ten muradımızın, egemen iki kurucu devlet olduğunu şüphe bırakmayacak şekilde vurgulamalıyız. Merkezi idareyi bu egemen iki halkın, kendi, seçimlerinde seçtikleri liderleri (Cumhurbaşkanları) temsil etmektedir; görüşmelerde bu gerçek vurgulanmıyorsa da, uzlaşma safhasında bu gerçeklerin göz ardı edilemeyeceği açıklanmalı ve kabul edilmelidir. 
Bilinmesi gereken gerçek, 28 yaşına gelmiş olan KKTC’yi siyasi açıdan tanımamak başkadır, görüşmelerde, böyle bir devleti yok farz etmek ve bu faraziye üzerine uzlaşma formülleri üretmek başkadır. Halkımız, son seçimlerde de devletine, egemenliğine Türk garantisine sahip çıkmıştır. BM yetkilileri halkın bu hür iradesine saygı göstermek, bunu göz ardı etmemekle yükümlüdürler.

Yazarın Diğer Yazıları