Bizim gözyaşımızdan ‘cennet’ inşa edenler

İsrafil K.KUMBASAR

Salih, safa durmadan silahını ceketine sarıp, yanına koyardı.
Bir haykırış ötesi ‘Küçük Moskova’ dedikleri, ‘kurtarılmış’ bölgelerden biriydi. Ağustos sıcağında ancak caminin bahçesinde kendisine yer bulabilirdi.
Sadık, Selimiye’de “Bu çocuğu niye aldınız?” diyen apoletli yiğidin sesini tanır, ama suretini çıkaramazdı. O suret, aynı zamanda sokağın başındaki Çingenenin evinde kamp kuran ve sözüm ona ‘ansiklopedi’ pazarlayan zattı.
Aydın, Rahman, Sarı Ümit, Tonyalı. Hepsi bizim mahallenin çocuklarıydı.
Öbür taraf da öyle. Anasının ‘Iramazan’ ama bizim kısaca ‘Irmız’ diye hitap ettiğimiz Ramazan. Tokatlı Ünal, -ki annesi ne harika yaprak sarması yapardı, babası bir hovardaydı- Nalbur Temel’in oğlu.
Bingöllü astsubayın mahdumu Fikret. Küçük Moskova’dan merkeze tertiplenen ve Marks, Engels, Lenin portrelerinin taşındığı yürüyüşlerde hep başı çekerdi.
Gazi Hoca vardı lisede, Rasim Bey, Deniz Hoca ve diğerleri.
Ta birkaç kilometre ötede Fikirtepe Eğitim Enstitüsü. Derenin kenarındaki ortaokula gelen hocaların her biri ayrı bir hikaye anlatırdı.
Kaç ders “Bugün arkadaşım yanı başımda şehit düştü, bir şey söyleyemiyorum” diyerek gözyaşı döken muallimleri dinledik.
Bir ihbar telefonuyla, mahalle ‘toplum polisi’ tarafından kuşatılır, çelik yelekli timler ava çıkardı.

* * *

‘Karşı’ tarafta tavan arasında gözlüklü bir ‘garip’ adam, direnişi örgütlerdi. Sonra sırra kadem basıp Almanya’nın yolunu tuttu.
Armut gibi döküldü herkes. ‘Biz’ de, ‘onlar’ da.
Dökülmeyen kimlerdi merak ediyor musunuz?
‘Tornacının’ oğluna tomar tomar kitap taşıyan Tortumlu Hoca. Bahçesinde silahla nöbet tutulan cami vakfındaki adam. Ki, Özal döneminde ‘icra takipleri’ ile adı sık sık gazetelerde faş oldu. ‘TIR’ filoları, ‘gemileri’ vardı.
Tornacının oğlu bir gitti, pir gitti. ABD ‘anavatanı’ oldu adeta. Bir daha gören olmadı.
Ülke ‘ne ateş çemberlerinden’ geçti, onlar dal-budak, börtü böcek, çiçek, kelebek hikayeleriyle semirdi, serpildi. Yadda, yabanda, kucaktan kucağa ‘riyakar’ rollerle fildişi kulelerde serpilip bugünlere geldiler.
Açtı, açıktaydı diğerleri. Kimi ‘düştü’, kimi sendeledi. Ama ‘yiğitçe’, ‘mertçe’direnenleri de yok değildi mahalleliler arasında.
‘Ayakta kalanlar’ hep aynıydı. İzbe apartman odalarında ‘sövme’ üzerine kuramlar geliştiren ve tek meziyetleri ‘düne dair’ hınç besleyenler.

* * *


O gün ‘biz’e, “Bunlar Şia, onlar Vehhabi” diyenlerin; zaman içinde nasıl da sahtiyandan suratlara sahip olduklarını, ‘ikiyüzlülük üzerine’ nasıl ihtisas yaptıklarını çok sonra öğrendik.
Ve çok sonra öğrendik cennet için ‘her yolun mübah’ olduğu düşüncesini taşıdıklarını.
Şehir Hatları vapurlarından ‘ampul çalacak’ tıynetteki adamlar, birden bire başımıza ‘ehl-i namus timsali’ olarak dikiliverdi.
Çaldılar, üstüne yattılar. Yetmedi bir daha çalıp, millete ‘tevekkül’ ve ‘sabır’ telkin ettiler.
Mahalle darma dağınık, mahalle perişan.
Sağcısıyla, solcusuyla ‘kuruşa’ tenezzül edilmeyen günlerden, inanç sömürüsü üzerinden ‘talana’ maruz bırakılan bir memlekete.
Hikayeyi uzattıkça uzatmak mümkün.
‘Suretler’ gelip geçiyor ömrümüzden, ‘sıratlar’ kuruluyor yarınlarımıza.
Bugün ‘konuşması’ gerekenler susup, ‘geçmişin izlerini’ silmeye çalışıyor. 

* * *


Ah be koçum, ya rehin kaldı ruhunuz ‘maddenin’ tılsımında, yahut yalan yere yutkunup duruyorsunuz ‘iktidarın’ altında.
Bir tek kelam duysak, bir tek sözcük ‘harama’ ve ‘çalıp çırpmaya’ dair. İnanacağız da.
Ya ‘kumaşınız’ bu işlere meyyal, ya da ipleriniz ‘başkasının’ avucunda.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş