Böyle olur değnekçinin okumuşu

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Kimi zaman böyle olur; “bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” hesabı, yanınızdakiler doğal ölçüye dönüşür “siz”i nitelerken kullanılan... Otomatik olarak; karşınızdakiler de tabii! Son CHP kongresini kapsayan dönem mesela... “Alkışlara dikkat” demiştik.  “Cumhuriyet’in partisi”ni “İkinci Cumhuriyetçiler” uğurluyordu çıkmaya hazırlandığı yeni yola! “Atatürk’ün partisi”ne Atatürk heykellerini yıkıp yerine Gülsüm ineğinkileri inşa etmeyi önerenler “yol haritası” çiziyordu ince ince...
Köşeden tasarımcılar arasında MHP revaçta bu ara. Bu kez de “yuh çekenlere dikkat” bence...
Çünkü; Soros misyoneri, Öcalan’ın beğendiği gazete Taraf beğenmiyor MHP’yi!
“Ne kaaa para, o kaaa propaganda” felsefesinin abideleşen kalemi, ensestten tutun, kadınlara “fahişe” önkabulüyle yaklaşmaya kadar bir çok “sapkın” eğilimi beğenen Ahmet Altan beğenmiyor... İmralı-Kandil hattına dair bütün şehir efsanelerinin ilk anlatıcısı, “dezenformasyon çiftliği ’Balıkçı”nın çırağı, genç sivil rahatsız oluyor... Ali Bayramoğlu “kapı”yı gösteriyor! Mümtaz’er Türköne “yenisini” sipariş ediyor! Ergun Babahan “ayar” vermeye kalkıyor!

***

Ali Bayramoğlu’nun, Yenişafak’ta, Bahçeli’nin “AK Parti’nin Türkiye’de yaptığı tahribatı ne Yunanistan İzmir’e, ne de İsrail Gazze’ye yaptı...” sözleri ile Baykal’ın aynı dönemdeki “Erdoğan PKK ile dolaylı müzakere içine girdi...” ifadelerini örtüştürdüğünü görünce anlıyorsunuz ki, düğmeye basıldı... Baykal’ı örnek göstererek, “Rüzgâr eken fırtına biçer ve yok olup gider...” diyor Bayramoğlu Bahçeli’ye. Alenen tehdit değil mi!
“Diğer aktörlerin tamamı, sorunun çözümüne uygun vaziyet aldı. Buna PKK ve uluslararası aktörler de dahil” diyen Mümtaz’er Türköne’nin, sözde olumlayarak kullandığı şu ifade, özünde “hedef gösterme” değil mi, “ya dönüştürün, ya dönüştürün” diye: “MHP istemezse Türkiye’nin Kürt sorunu çözülmez!”
Belli ki siyaseten bütün kaleler çökertilmeden törpülemeyecekler kalemlerini. Gelişine, uysa da uymasa da sağından solundan dürtüyorlar seçmenin algı kanallarını: Etnikçi parti... Irkçı parti... Kandan beslenen parti... Aman ha!
En kestirme yorum şu olmalı belki: Ya bir de beğenselerdi, tam kafalarına denk bulsalardı bu isimler MHP’yi!
Aralarında Ergun Babahan olmasa, mevzu ciddi deyip uzuuunnnn bir analiz döşeneceğim “medyanın turuncu berelileri”ne dair de... Ergun yahu! Nam-ı diğer burunzade... Ve hem de değnekçi Ergun!
Türkiye’de siyaseti sil baştan inşa etmek isteyen toplum mühendisleri, hadi mimar olsa anlarım, matematikçi olsa anlarım, sosyolog olsa anlarım da değnekçi Ergun’u ne yapsınlar! Canlı yayında kendini unutup parmağıyla burun deliği içinde sergilediği performansı devam ettirebileceğini varsaysak dahi ne işe yarayacak kireç bidonu karıştırmaktan başka!

***

Oray Eğin bir tarihte her daim “sürüye katılma” eğiliminde olduğunu ileri sürmüştü Babahan’ın... Garibim... Şimdi de kendini buğday ambarında sanan aç tavuk misali, kendini “iktidarcı medyanın psikolojik harekat merkezinde sanan aç yanaşma” durumuna düşmüş olmasın sakın!
MHP Genel Başkanı’na “Ey Türk, titre ve kendine dön” diye ayar vermeye kalkıştığına göre belli ki o yanılgıya düşmüş...  “Medyanın en derin çukuru” değil miydi zaten son adresin, oradan aşağısı da var mı ki, yine ve yeniden düşebilmeyi beceresin!

***


Kınayarak yazmışsın bu satırları:
“MHP lideri Devlet Bahçeli, gençlik günlerini hatırladı herhalde...”
Halbuki, keşke be Ergun; keşke sen de hatırlarsan “Faşist İzmir’de doğan o  asker çocuğu”nu, geçmişini, nereden nereye sürüklediğini... Rabbim Dolapdere’de değnekçilik yap diye mi “ABD” dedi, “Stanford” dedi sana gençliğinde...
Çaylak olarak girdiğin Sabah’ın Genel Yayın Yönetmenliği’ne kadar yükseldikten sonra bir de bugün debelendiği çukura bak! Bırak bir siyasi partiyi, bırak bir ideolojinin mensuplarını, üç yaşındaki çocuğa ayar vermeye kalksan ciddiye alınır mısın artık?
Sabah’ta yolun sonuna geldiğini anlayınca Aydın Doğan’a “Bu takunyalılarla, köylülerle çalışmak zoruma gidiyor” deyip  “Beni işe alın” diye yalvaran sen değil misin? 28 Şubat sürecinde “Yarasalar” diye manşet atmak için Zafer Mutlu’ya adeta yalvardığını yazmıştı ya Sabahattin Önkibar... Şimdi o “yarasalar”ın kanatları altında, karanlıkta yolunu bulmaya çalışmıyor musun?
Her hafta hesabına yatacak 3200 TL’ye layık olmak için, bütün ateist, devrimci geçmişine ters, “liberal” duruşa zıt, Mardin güvercininden başkasında pek iğreti duran taklalarla selamlamıyor musun “büyük patron”u!
Hazır kış bastırmışken... Havaların soğumasını filan bahane et de; bence sen bir titre be Ergun! Keser döner sap dönerse; Gün gelir “el değneği” haydi haydi döner...
Olur ya, Rabbim “milliyetçi” bir patron nasip eder, tükürdüğünü yalamak biçiminde tekerrür eder kişisel tarihin... Neme lazım!



Hadi gözünüz aydın, İmralı’dan müjde var
Ve İmralı’dan bekledikleri haber geldi... Abdullah Öcalan, kendisiyle aynı masada oturmaya layık gördüğü gazetecileri açıkladı: Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ertuğrul Özkök... Ne zamandır İmralı’ya gönderdikleri mektupların karşılığını bulması, duygularının karşılıklı olması ne mutlu!



+++


Kendisi himmete muhtaç dede...
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Ankara’da önceki gün başlayan “Üçüncü Büyükelçiler Konferansı”nda yaptığı açılış konuşmasını dinleyen Semih İdiz’in (Milliyet-5 Ocak 2011) izlenimleri şöyle: “Türkiye’nin oyun kuran ve dünya dengelerini etkileyen bir ülke konumuna yükseleceği aşikâr.”
Bu satırları okuyunca gözümün önüne yıllar önce Taksim’de rast geldiğim bir mili piyango bileti satıcısı geldi. Adamın üstü başı dökülüyor, soğuktan tir tir titriyor ama bas bas bağırıyordu: “Milyar veriyorum, milyar veriyorum!”

***

Netice odaklı dış politikaya çıplak gözle bakınca gözükenler kabaca şöyle sıralanabilir: Ermenistan ile Azerbaycan arasına sıkışmış, ABD
Kongresi’nde  “Ermeni
Tasarısı” nı bir kez daha püskürtünce zafer kazandığını zanneden, İsrail ile
arayı o kadar açmış ki Suriye-İsrail görüşmelerinde adı bile geçmeyen (...) bir Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti...
İçeri bakarsak: Katilleri, canileri, hırsızları, arsızları salıveren ama gazeteciler, akademisyenler, eline silah almamış kişiler için tutukluluk süresini 10 yıla çıkardığı için AİHM önünde rezil olmaya hazırlanan bir devlet. Başbakan’a en ufak tepki verdiğinde öğrencilerini sille tokta döven güvenlik güçleri...

***


Ahmet Davutoğlu ülke dengeleri açısından bile ne içeride, ne dışarıda oyun kuramayan, kendi dengelerini bile bulamayan bir hükümetin üyesi olduğunu
bilmiyor mu?
(...) Kendi vatandaşı ile sulh olmak için bir başka ülkeden (ABD) medet uman, kendi meselesi için bile kendi kendine hiçbir adım atamayan bir ülkenin dünyada yeni bir düzen kurulurken, o düzenin temel taşını atan ülkelerin başında geleceğine Ahmet Davutoğlu’nu dinleyen büyükelçiler inandılar mı?
Çok merak ediyorum.  
Cüneyt Ülsever / Hürriyet

 

+++

 

KISA... KISA...
Aralarında Bekir Coşkun, Mustafa Mutlu, Yalçın Bayer, Mine G. Kırıkkanat, Ümit Zileli, Orhan Bursalı, Oray Eğin, Melih Aşık’ın da bulunduğu çok sayıda gazeteci, Silivri’de tutuklu bulunan Cumhuriyet yazarı Mustafa Balbay’ın kitaplarını imzalamak üzere Cumartesi günü saat 13.00’te Caddebostan Kültür Merkezi’nde buluşacak.
Tecrübeli gazeteci Saygı Öztürk, dün itibarıyla Sözcü gazetesi Ankara Temsilciliğine başladı.
Bekir Coşkun’un “Başın Öne Eğilmesin” adıyla kitaplaştırdığı meslek anıları Bilgi Yayınevi’nden çıktı.

 

+++

 

Adalet de
duble yol istiyor
Başbakan Erdoğan, duble yollarla övünmeyi çok seviyor.
İnsan eseri ile övünmeyi hak eder...
İyi de bu milletin asıl ihtiyacı, duble yol dedikleri bölünmüş yol mu yoksa adaletin zamanında ortaya çıkması mıdır? Evet 8 yıl içinde AKP iktidarları çok yol yaptılar.
Lakin adalete ulaşan yolları çukurlarıyla bıraktılar; hatta daralttılar.
AKP iktidarları; sağlıkta aldığı yolu; adalette tersinden gitti dersem gerçek ortaya çıkmış olur.
Ne yazık ki bu ilkelliği de Adalet Bakanı olarak Sadullah Ergin’i görevlendirip örtmesini becerdiler.
Lakin; gizli boğaya gelen aşikare doğurur, demişler. Artık adaletteki çürüme ve çökme gizlenemiyor.
10 yıl tutukluluk ancak ilkel ülkelerde olur.
Bunun en fazla üç yıl olmasında kesin zorunluluk vardır.
İyi de katiller serbest mi bırakılsın?
Katili içeride tutmanın yolu; tutukluluğu uzatmak değildir.
Çözüm; yargılamayı hızlandırmaktır.
Adaletin olmadığı yerlerde de gerçek demokrasiden söz edilemez.
Rıza Zelyut / Güneş

 

+++

 

Katiline toz konduran yok
Bölücü örgütün yakalanabilen en önemli isimleri zafer işaretiyle tahliye görüntüleri veriyor. ’Yargılama devam edecek, her gün karakola gelip, imza alınacak’ palavralarına tebessüm edemiyoruz. Vatandaşın hayatını zehir edenler, Devlet’i parçalara ayrıştırmaya çabalayanlar için ’Genel Af mı bu?’ Rahşan Ecevit’in saçmalığına beş beterinin eklendiği görülmüyor mu? ’Dışarı salınanlar mahkum olursa yeniden içeri alınacak’ sözlerine gülmekle ağlamak arasında kalıyoruz. (...) Olayın bir de ekran boyutu var. Adam, Hizbullah’çıların tahliyesini alkışlıyor. Ergenekonculara sıra geldi mi ’On parmağında on kara’. Ya da bunun tam tersi. MHP Milletvekili Hasan Özdemir’i yayına alıyorlar. Soru doğrudan, ’Din terörü’üstüne. PKK’lı, marksist düzen değiştirici umurlarında değil. Herkesin kendine özgü ’At gözlükleri mevcut’.
Burhan Ayeri / Akşam


+++


Dağa çıkmamış Taliban
*  Hizbullah domuz bağıdır.
*  Hizbullah şakağa sıkılan tek kurşundur.
*  Hizbullah arkadan satırla saldırmadır.
*  Hizbullah devletin derinliklerinin “ora”da yaptığı tehlikeli bir rakstır.
*  Hizbullah İslam adına beton altına ceset gömmenin adıdır.
*  Hizbullah dağa çıkmamış Taliban’dır.
Ahmet Hakan / Hürriyet

 

+++

 

Yasayı yaparken düşüneceklerdi
Avukat Turgut Kazan TBMM’de yanlış yasa yapıldığını söylüyor.
Tutuklama süresinin en çok 3 - 4 yıl olması gerektiğini kaydediyor. Buna karşılık mahkemede hüküm verildiği anda tutukluluk süresinin sona ermiş sayıl-ması gerektiğine işaret
ediyor. Avrupa’da böyle. Yargıtay kararı beklenmeden mahkemenin verdiği ceza işlemeye başlıyor. Eğer uygulama böyle olsa, Hizbullahçılar çıkamayacaktı...
Melih Aşık / Milliyet

 

+++

 

Muhteşem kuyruk acısı
Kıyamet kopuyor, Kanuni’ye, Osmanlı’ya hakaret ediyormuş!.. İyi de kuzum... Can Dündar’ın Mustafa’sında Atatürk’ün şahsında Cumhuriyet “sarhoş sofrasındaki garnitür” muamelesi görürken... Bir millete bağımsızlık savaşı kazandıran Başkomutan, “gölgesinden korkan  ödlek gibi” anlatılırken... Zülfü Livaneli’nin Veda’sında “yasak aşk”ları ballandırılırken Ata’nın... Salonları dolduranlar, ayakta alkışlayanlar, ellerini ovuşturanlar, bıyık altından sırıtanlar siz değil miydiniz? O zaman içinizin yağlarını eriten “özgür sanat” şimdi mi acıtmaya başladı?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları