Bozkurtlar neden ağlar?

İsrafil K.KUMBASAR

ERCİYES, kimsenin tutunamadığı eteklerini yeni bir tarihi kurultaya daha ev sahipliği yapmak için açıyordu.
İki bin yüz elli metre yükseklikteki Tekir Yaylası’na akın eden coşkulu kalabalıklar, adeta yeni bir zafer kazanmış ‘muzaffer’ bir ordunun ‘yenilmez’ savaşçıları gibi ‘kutlama’ yapıyorlardı.
Üç bin dokuz yüz onaltı metre yükseklikteki zirveye gözlerimi diktiğimde, ‘güneşin’ göz kamaştıran ışıkları arasında onun ipek gibi parlayan silüetini gördüm.
‘Yürek parçalayan’ nağmeyi andıran sesinde bir burukluk, ‘bin yıl ötesinin’ izlerini taşıyan yüzünde derin ve dayanılmaz bir ‘acı’ vardı.
Heybetli başını yukarıya doğrultan Bozkurt, ‘birilerine’ ve ‘bir yerlere’ mesaj ulaştırıyormuş gibi ‘tiz’ ve ‘keskin’ bir sesle uluyordu.
Nasıl ulumasın ki?

* * *

Kalabalıktan ayrılıp yukarılara doğru yürüdüm.
Yokuş aşağı kıvrıla kıvrıla uzanıp giden tanıdık bir ırmağın kenarına geldim.
Omuzlarında ‘sadakları’, ellerinde ‘kılıç’, ‘kargı’ ve ‘mızrakları’ ile ırmağın kıyısında habire at koşturan yorgun ve bitkin düşmüş yiğitler geçti önümden.
Başlarındaki er kişi Kürşad’ın ta kendisiydi.
Yaralıydı, her tarafından kanlar sızıyordu.
Bir ara atını durdurarak sordu:
- “Burada ne yapıyorlar?”
- “Zafer kutluyorlar.”
- “Neyin zaferini?”
Sonra yanındaki o iri yarı heybetli adama, Yüzbaşı Yamtar’a döndü:
- “Keşke ‘zamanı geriye döndürmek’ mümkün olabilseydi de, bir yolunu bulup ‘Çuluk Kağan’ın tahta geçmesine engel olabilseydik.
Çuluk Kağan ve etrafındakiler, Çin çaşıtı Şen-King’in aklı ile ‘Ötüken’i yönetmeye kalkıştılar.
‘Dizlilere’ diz çöktüler, ‘başlılara’ baş eğdiler.
Şimdi yok olma tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Kutlama, ancak ‘zafer’ kazanana yakışır.”
Kılıç darbeleri almış kolunu güçlükle doğrultarak, sağlam kalan parmaklarından biriyle ırmağın karşı kıyısını işaret etti:
- “Er olana asla ‘kenara çekilmek’ yakışmaz, ‘son nefesimize’ kadar dövüşmek gerek.”
‘Yağı’ ile vuruşa vuruşa ufukta kayboldu gitti.

* * *


Sonra meydana nazır ‘yaldız işlemeli’ otağlar ile ‘et ve kemikten’ kurulu, üzerleri ‘kan rengine’ boyalı bazı çadırlar ilişti gözlerime.
‘Türk tarihine yön veren’ kahramanları izlerken, birden bire onun ile göz göze geldim.
‘Avurtları’ çökmüş, ‘suratı’ kaskatı kesilmiş, gözlerinde ‘korkunç’ bir ifade vardı.
Çeribaşları Yusuf İmamoğlu, Dursun Önkuzu, Süleyman Özmen, Ruhi Kılıçkıran, Mustafa Pehlivanoğlu, İlhan Darendelioğlu, İsmail Gerçeksöz ve Gün Sazak’a talimat yağdırıyordu.
Bir ara Dündar Taşer’e gürledi:
- “Şu mirasyedilerin haline bak.
Tam ‘35 yıl’ içerisinde dişimizle, tırnağımızla vücuda getirdiğimiz kutlu emaneti ‘üç buçuk yıl’ içerisinde perişan eylediler.
‘Türklük gurur ve şuurunu’, ‘İslam ahlak ve faziletini’ bir kenara bırakıp,, ‘küçük hesaplar’ ve ‘şahsi menfaatler’ peşinde koştular.
‘Ülkenin tapusunu’ düşmana teslim eden ‘ihanet yasalarının’ önünü açtılar.
‘Varlığımızda’ ödleri patlayanları, ‘yokluğumuzda’ cesaretlendirdiler.
Biz bu kurultayları, ‘kahramanlık türküleri’ eşliğinde düşmana ‘göz dağı’ vermek için düzenlerdik.
Bunlar ise, ‘arabesk’ ile eğlenip stres atıyorlar.
Ortada kutlanacak zafer mi kaldı.
Neyin zaferi ulan?”

* * *


‘Öfkeden’ nasibimi almamak için sessiz sedasız oradan uzaklaşırken, birdenbire “Huuu!..” sesleri yankılandı kulaklarımda.
Ney ve kopuzun yürek ferahlatan ‘ayrılmaz’ ve ‘uyumlu’ bir ikili oluşturduğu makama yöneldim.
Bir tepenin üzerine post seren ‘kırklar’, ‘yediler’, ‘erenler’, kendilerinden geçmiş, adeta ‘kelebekler gibi’ huşu içinde dönüyorlardı.
Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre’nin önünden geçip en büyük postun önünde durdum.
Üzerinde bağdaş kuran nur yüzlü ihtiyar, pirler piri Hoca Ahmet Yesevi’den başkası değildi.
Selam verip, ‘destur’ istedim.
Mübarek eliyle sırtımı sıvazladıktan sonra, meydanda biriken kalabalığı işaret etti:
- “Her şeyin başı sevgidir.
Böyle der kainata hükmeden ilahi yasa.
Sevginin olmadığı yerde, ne saygı olur, ne inanç, ne fikir, ne düşünce, ne ideal, ne de güven.
Bu kalabalıklar sevgiyi kaybetmiş evlat.
Ne yazıktır ki farkında bile değiller.”
Işıklar saçan yüzüne baktım.
Gözlerinden düşen damlalar, ‘kar beyazı’ sakalının üzerinde katılaşıp ‘inci tanelerine’ dönüşüyordu.
Dayanamayıp sordum:
- “Peki sevgiyi yeniden nasıl kazanırız ya pir?”
Yüreğini işaret etti:
- “Herkes aynayı ‘kendi içine’ tuttuğu zaman.”

* * *


Başımı yeniden mavi gökyüzüne çevirdiğimde, gün ortasında yanıp sönen ‘yıldızlar’ ile karşılaştım.
Ötelerden süzülen ‘göz kamaştırıcı’ bir ışık, kalabalığın üzerinde dönerken geniş bir halka oluşturdu.
Halkanın yoğunlaştığı noktada beliren bir rahlenin üzerindeki o ‘kutlu’ metin, bütün benliğimi sanki olduğum yere çiviledi.
İlahi mesaj, şöyle diyordu:
- “Layık olduğunuz şekilde yönetilirsiniz.”

* * *

Hava kararıp, ufuk çizgisinde ay belirdiğinde, atıma atlayıp yaylayı terk ederken, geriye dönerek yeniden Erciyes’in zirvesine doğru baktım.
Heybetli başını ‘dolunaya’ doğru kaldıran Bozkurt, ‘acı acı ulumayı’ bırakmış, bu defa hüngür hüngür ağlıyordu.
Gören gözler ‘görmez’, duyan kulaklar ‘duymaz’, bilen diller ‘söylemez’ olmuş.
Nasıl ağlamasın ki?

* 10 Ağustos 2004 tarihinde kaleme alınan bu yazıyı, Erciyes Zafer Kurultayı’nın iptali üzerine yeniden yayımlıyoruz.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş