Bu kadınların sınırı yok mu

Selcan TAŞÇI

Senaryosu “galiz küfürler antolojisi” olarak kitaplaştırılmaya müsait olan Yahşi Batı’yı izlerken
yüzleri kızaracağına, “Cem Yılmaz halkın anladığı dilden konuşmuş” diye sahip çıkıyorlar
Hürriyet’in Keyf ekinde yayımlanan Yahşi Batı eleştirisinden bir bölüm: “Cem Yılmaz’ın filmi küfürlü mü? Bu sorunun cevabı ” olması gerektiği kadar “...
İnce ve entellektüel esprileri anlayan var anlamayan var. Zaten bir filme kaç tane böyle espri koyabilirsiniz ki. Bu nedenle Türkiye’de izleyici bekleyen böyle bir komedi yaparsanız içine ille de ”halk“ın hoşlandığı tarz küfürlü esprilerden de koymanız gerekiyor.
Küfür günlük yaşamın bu kadar içindeyken bunda eleştirilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum ben.”
Bu satırların yazarı olan sinema eleştirmeni bir bayan.
Aşağıdaki alıntı da Akşam’da yayımlanan bir yazıdan: “Bu ülkede üreten olmak, aykırı olmak zor iş...  Her yıl Cem Yılmaz’ın filmleri yine yeniden yerden yere vuruluyor. Ben de diyorum ki: Filmi izledim. Müthiş zeki geçişler, espriler, araya sıkıştırılmış komikliklerle keyiflendim.”
Yazar yine bir bayan.

Ustaların kemikleri sızladı
Doğru, mizah “zeka” gerektirir. Çünkü insanları güldürmek zor iştir. Bu iş “İki küfür ederim nasılsa gülerler”le olsaydı, “komedi” sanatının varlığından bahsediyor olmazdık bugün.
Şarlo’yu, Lorel-Hardy’yi... “İçimizden biri”ne güldüğümüz iddiasına atfen; Kavuklu’yu, Pişekar’ı, Karagöz ve Hacivat’ı geçtim... “İnek Şaban” tiplemesine bile ne büyük haksızlık olur “küfrü” komedinin temeli olarak benimsetmeye çalışmak. Nasıl kemikleri sızlar Kemal Sunal’ın, Adile Naşit’in, Sadri Alışık’ın, Suna Pekuysal’ın, Gazanfer Özcan’ın...
Bayağı olmak mıdır “bizden biri” olmak, “zeka yoksunu” olmak mıdır?
Nasreddin Hoca bu kültürün gerçeği değil öyleyse... Öyle ya bu “cahil halk”ın kafası nasıl bassın, onun kıvrak esprilerine...
Mizah/komedi güldürüdür. Küfür ise sövgü. Çıkın sokağa, “ince esprileri anlayamaz” dediğiniz o halkın içinde dolaşıp sorun bakalım:
“Neden söversiniz?”
- Öfkeden deliye döndüğüm için...
- Kendimi kaybettiğim için...
- Kendimi tutamadığım için...
Bir kişi “karşımdakini güldürmek için” desin, ben de “Uzaylı Zekiye”yim.
Desteklemiyorum ama “küfür ettiği” için birinin öbürünü öldürebildiği bir ülkede yaşıyoruz. Çünkü onur kırıcıdır küfür, ağır gelir... Ne zaman küfür yemek için üzerine para verir hale geldik biz?
Ben bir kızın erkek arkadaşıyla, bir kadının oğlu/kızıyla izlemekte zorlanacağını düşünüyordum bu filmi. Ne zaman  “ahlak”ın toplumsal yapıtaşı olan “kadın” küfrü alkışlar hale geldi? Ben o kırılma anını kaçırmışım...
Yarın bir gün çocuğunuz bu ve benzeri filmlerde öğrendiği repliklerle konuşmaya başladığında sizinle, bir selamlama biçimi olarak o malum “kol” ve “parmak” hareketlerini yapmaya başladığında, “Ne zeki oğlum var” diye gururlanacak mısınız yani siz?
Bir de ölçü koymuş hanımefendi. “Olması gerektiği kadar”. Kim karar veriyor buna. Kahkaha desibeli mi, gişe mi, ar damarı patlaklığının boyutu mu? “Ana”ya üç, malum uzuvlara “beş küfür” uyar mı mesela? Makbul tarife nedir?

Hayatın parçasıymış
O galiz küfürler “günlük hayatımızın parçası”ymış; Saraylarda mürebbiyelerle büyütülmedik ama evimizdeki çocuk kavgasında dahi ağzından “salak” kelimesini kaçırmak büyük suçtu. Etrafımız roman mahalleleriyle çevriliydi. Nispeten daha “sokak çocuğu” formunda yetişen arkadaşlarla konuşuyorum şimdi; “Eşimle izleyemedim” diyor kimi. Kimi “yarısında çıktım”. Ya bu en iyi üniversitelerde okumuş, en prestijli medya kurumlarında köşe tutmuş kadınlar? Siz nerde, nasıl bir terbiyeyle büyüdünüz? Hiç mi sınırınız yok? Beyoğlu’nda yüzünüze bakıp dümdüz giden tinerci çocuğa bakınca da “Canım ne kadar yaratıcısın diye bağrınıza basıyor musunuz?”
Yoksa bütün bu yazılanlar bir tür yeni aydın kompleksinin yansıması mı? Kendisini “Cem Yılmaz Türk mizahında bir eşiktir. O yaptıysa komiktir. Anlamasak da gülelim, beğenmesek de alkışlayalım, yadırgasak da alışalım...”  biçiminde gösteren sanal “üst kültür”  hali mi?
Yılmaz’ın 70 milyona küfretmesi “sanat”sa, o zaman ülkenin en büyük sanatkarlarını tribünlerde yok pahasına harcıyoruz biz? O zaman neden “küfür var” diye eşinizin elinden tutup maça gidemiyorsunuz?

* * *

Tam yerine denk geldi
Yasemin Çongar, tepkiler üzerine “Ilımlı İslam” kavramını kullanmaktan vazgeçen Washington’un, onun yerine “aynı işlevi görecek” yeni bir tanım ikame ettiğini yazmış:
“Avrupalılaşmış İslam”.
Mehmet Şevket Eygi’nin Milli Gazetede, diyalogçu lidere yazdığı mektup ile Çongar’ın, “ABD’nin Müslüman dünyayla ilişkilerinde yararlanabileceği” bu “dönüştürülmüş” İslam’a teşvik yazısı aynı gün yayımlanınca, “tam yerine denk geldi” diye düşündüm. Ve Eygi’nin mektubunun “ıslak imzalı kopyasını! (nasıl oluyorsa artık)” Çongar’a ve Taraf’a reklam desteği veren “Müslüman semayedarlar”a da göndermek istedim. Buyursunlar okusunlar:
“Muhterem kardeşimiz,
Sizi uyarmama izin veriniz:
İslâm dininden başka hak din yoktur.
Üç ibrahimî din değil, tek ibrahimî din vardır, o da İslâm’dır. Tevhid inancı ile Teslis inancı birbiriyle asla bağdaşmaz, uzlaşmaz.
Müslümanların vazifesi diyalog yapmak değil, İslâm’ı neşr ve tebliğ etmek, dâvet yapmaktır. Diyalog inancı İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli ve vahim bid’attir.
”Biz taqiyye yapıyoruz. Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı diyoruz “ te’vilini yaparsanız ben de şu cevabı veririm:
 Tevhide, Kur’ân’a, Sünnete, İslâm’ın Allah katında tek hak ve makbul din olduğuna ait icmâ-i ümmete aykırı te’viller dalâlettir, öldürücü bid’attir. Böyle bir taqiyyeden, böyle bir bid’atten Allah’a sığınırız.”

* * *

Yazarlığı da bırakıyor olmalı
Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök  “Önümüzdeki dönem yükselecek yazarlar”ın  “robot portresini” çizmiş: “Olaylara bakışında vicdanını hiçbir zaman kenara itmeyecek, gördüğü olayları değerlendirmede vicdan süzgecinden geçirecek... “Ergenekoncu” veya “darbeci” suçlamalarından çekinmeyecek...
Demokrasinin ve değişimin ne olduğunu tarif etme yetkisini sadece kendinde görmeyip, başkalarının fikirlerine de saygı gösterecek... İntikamcı duygulardan, ilkel rövanşist duygulardan arınmış... Tasfiye tamtamları çalan değil birlikte yaşama adabı olan... McCarthy’ci terminatörler dönemini kapatacak... Uğursuz yol arkadaşlıklarından, pespaye ittifaklardan kaçınacak... Askeri faşizm kadar, sivil faşizmin, askeri darbe kadar sivil darbenin de çok tehlikeli olduğuna yürekten inanacak... İnsan Hakları’na, ama “her insanın hakkına” sahip çıkacak, her insana yapılan haksızlığı mahkûm edecek...”
Yeni yazar/aydın ölçüleri bunlarsa; Vicdanı sızlamadan İmralı postacılığına aday olduğunu açıklayan... Kendisi gibi düşünmeyen meslektaşlarını “marjinal” ilan edip, medyada yaşam hakkı tanımayan... Siyasi iktidarlar ile patron arasında aracılık yaparken “uğursuz yol arkadaşlıkları” ve “pespaye ittifaklar”a başvuran...
“Diğer insanların hakkı”nı hatırlamayı ancak kendi kuyruğuna basılınca hatırlayan... McCarthy’ci terminatörlerle mücadele etmek yerine onların hoşlarına gidecek suya sabuna dokunmayan manşetlere sığınan... Eski Amiral Gemisi Kaptanı, Genel Yayın Yönetmenliği’nden sonra köşe yazarlığını da bırakıyor olmalı!

* * *

Arama seferberliği!
Yargıç Kadir Kayan’ın, Ankara Adliyesi cümle kapısından Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı nizamiyesine gelinceye kadar otomobilinin önünden ve arkasından giden bazı taşıtlar durdurularak aranmış ve aşağıda listesi verilen şüpheli şahıslar ellerindeki malzemelerle birlikte derhal gözaltına alınmıştır: Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’ndan bir keman, bir trombon, iki flüt sanatçısı. Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışan iki odacı. Yavrukuş Anaokulu’ndan 4-6 yaş grubu arası sekiz öğrenci ve öğrenci servisi sorumlusu. Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi’nde görevli biri stajyer dört doktor. Bir sivil, bir askeri su tesisatçısı. İki sivil, bir askeri kapı kolu gıcırdatıcısı (gıcırdatıcı konusunda ayrı bir soruşturma başlatılmıştır). Ankara Hali’nden alınmış bir kamyonet sebze ve meyve ile birlikte Çukurambar Yeni Mevsim Manavı’nda çalışan iki eleman. Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan bir ajan, bir ajan yardımcısı, bir şoför. Camiden çıkan 200 kişilik cenaze konvoyu ve mevta.
- Deniz Som / Cumhuriyet

* * *

Kapalı kapılar arkasında ne oldu?
Rıza Zelyut dünkü yazısında Abdullah Gül’ün  “Hasan Cemal ile Cengiz Çandar’ın bütün iteklemelerine, kışkırtıcı, yanıltıcı, yönlendirici sorularına karşın herkesin cumhurbaşkanı gibi” konuşmaya başladığını savunuyordu. Cemal ve Çandar’la ilgili şu tespitleri yaptı:
“Dış güçlerin içimizdeki sözcüleri gibi... Küresel sermayenin ideolojik sloganlarını allar pullar; millete kabul ettirmeye çabalarlar. Kürtçü/Kürdistancı takımı ile aynı fikirleri savunurlar...”
O zaman, Cumhurbaşkanı, geçmişte Bekaa’yı, şimdilerde Kandil’i komşu kapısı yapan, AB’li diplomatlarla yaptıkları sivil darbe pazarlıkları afişe olan bu ikiliyi konutunda ağırlayarak,  “meşrulaştırmış” olmuyor mu?
Kaldı ki “tecrübeli ikili” Gül’ün “ekranda söyledikleri” üzerinde durmuyorlar.
Hasan Cemal “Kapalı kapalı arkasında, daha çok yazılmaması kaydıyla paylaşılan duygu ve düşünceler”den, Cengiz Çandar da  “dışa vurmadığı dip duyguları”ndan memnun olarak ayrılmış Gül’ün yanından.
Bir Cumhurbaşkanı, iki gazeteci ile, yazılmaması kaydıyla ne konuşur? Neden konuşur?
İşte asıl soru bu. Ve elbette bu iki gazeteci, içeriğini yazmayacakları bir “kapalı kapılar arkası” görüşmesi yaptıklarını neden ille de araya sıkıştırma gereği duyarlar? Hepimiz aynı gemideyiz mesajı vermek için mi? Peki ama kime?
Bir Cumhurbaşkanı, sicilleri belli iki eski provokatör ile, temsil ettiği halkın önünde konuşamadığı hangi “başka konular”ı paylaşır?
Bu soruya cevap vermeden Gül’ün  “herkesin Cumhurbaşkanı” olabilmesi zor gözüküyor...

* * *

‘İzlerken utandım’
Hasan Cemal ile Cengiz Çandar’ı tanıtmaya gerek yok. Bunlar; kim iktidar olursa onun borusunu öttüren tipler. Ve Cumhurbaşkanı Gül’ü kendi fikirlerini doğrulatacak gibi yönlendirmek istediler. Ne iyi ki Sayın Gül ilk kez, onlar ne dediyse, ‘Haklısınız!’ demedi.
Cemal’in bir sorusunu aktarayım size: ‘Sayın cumhurbaşkanı, hükümet Türkiye’nin dış politikasında çok önemli adımlar attı. Ülkemizin çevresinde bir barış denizi oluşturuluyor. Ne diyorsunuz bu politika başarılı mı?’
Vallahi de billahi de Cumhurbaşkanı Gül’ün karşısındaki ikiliyi izlerken utandım. Böyle aydın mı olur?
-Rıza Zelyut / Güneş

* * *

MİNİ YORUM
Hababam Sınıfı: “Ergenekon”
Afet Ilgaz’ın Yeniçağ’da yazmaya başladığını görünce, bir çeşit “suçüstü” pozisyonu yaratmaya çalışanlar “Ergenekon açılımı” yaptığımızı düşünmüş. Yaa öyle. Afet Hanım “bir numara”. Rahmetli eşinden miras kalan kahramanlardan İnek Şaban “psikolojik harp sorumlusu”. Güdük Necmi de “tank taburu komutanı” (darbe sonrası yürütmek üzere).

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş