Bu kavga niye?

A+A-
Agah Oktay GÜNER

Milli hassasiyetlerden kaynaklanan kavgalara saygım var. Ancak millet çapında ağırlık taşımayan herkesin kendisiyle ilgili dinmeyen öfkesinin kavgasını anlamakta zorlanıyorum.
İnsanımız önce dinlemeyi, anlamayı bir tarafa bırakmış sadece konuşuyor. Kendisinin peşin hükümlerine söz gerekçeleri üretiyor. Sesini yükseltmekte, bağırmakta kuvvet buluyor.      
Ne yazık ki bugün insanlarımız birden parlıyor. Sesleri hızla yükseliyor. Önce küfürler, sonra bıçak veya tabancalar konuşuyor. Trafik düzenimiz, sokaklarımız, üniversitelerimiz, hep kavgalı. Siyasi hayatımız ise, mayınlı tarla gibi patlamalar bitmiyor.
İnsanları, olanları, anlamadan hüküm vermekte çok başarılıyız. Başkalarını yargılarken kendimizi onların yerine koymayı hiç düşünmüyoruz.
Osmanlı asırlarında bizim coğrafyamıza gelen bütün seyyahlar ısrarla bizden  “huzur dünyası”  diye bahsederdi. Bunlar ülkelerine dönünce gördüklerini kitaplaştırdı. Ortak görüşleri bizim toplumumuzun kavgasız, huzurlu bir cemiyet olmasıydı. Az konuşmasıydı. Bütün canlılara, insanlara, hayvanlara, ağaçlara şefkat gösterilmesiydi.
Evet, dün gürültüsüz bir cemiyettik. Ne yazık ki o güzelliklerin özü olan temel ölçüden bugün çok uzağız. Âlemi yaradanın tecellisi gören O’nun zuhuruna mutlak saygıyla bağlı olan halden, bugün hemen herkesin kendisini hak sandığı hale geldik. Her türlü manevi açıklamayı reddeden pozitivizm, bizim toprağımızda büyük yıkım yaptı. İnsanlarımızı firavun kimliğine sokmak için ne mümkünse yaptık, yapıyoruz. Sadece ben var, bizden çok uzağız.
“Eksik görmek, o eksikliğe talip olmaktır”  diyen hikmet bizim sosyal iklimimizi terk etmiş. İnsanları eksikleri, kusurları, hataları ve günahlarıyla ele alıyoruz. Meziyetleri ve güzellikleriyle ilgimiz yok. Böyle bir üslup aileden siyasete bütün kurumlarımızı işgal etmiş durumda.
Bu kara dumandan, bu zehirleyici sisten kurtulanlar, kurtulmak isteyenler, dalga dalga “Hak Dost!” diyenlere koşuyor. Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Hz. Mevlana’nın, Hacı Bayram-ı Veli’nin Hacı Şaban-ı Veli’nin huzurları dolup taşıyor.
Hakkın iman, aşk, irade, ümit lütfeden pınarları sevenlerine inançları ve idrakleri mertebesinde lütuflar sunuyor. Böylesine bir zenginliğin içinde bu fukaralık niye? Kendisine selam veren papaza eğilerek karşılık veren Mevlana’ya idrak yetersizliği olanlar  “Müslümanların hocası bir Hıristiyan’a bu ihtiramı nasıl gösterir?” deyince verdikleri cevap;  “Nezaket yarışında bir papazdan geri mi kalsaydım?” olmuştur.
Gerçekten nezaket yarışına muhtacız. Kurallara uymayı reddeden, kuralları çiğnemeyi marifet sayan nezaketsiz kafalar, trafik canavarını semirtmekle meşgul.  Evet, adam olmak, toplum içinde insan gibi yaşamak cemiyeti idare eden kurallara uymakla mümkündür. Buna şiddetle muhtacız. İkincisi kurallara uyumu kontrol edecek bir düzene ihtiyacımız var. İnsanda başlayan cemiyeti sarmalayan bir sistem...
Gelin yazımızı Neyzen Tevfik’in bir hatırasıyla bağlayalım. İmardan önceki Aksaray sokakları çok dar ve çok çamurdu. Bir gece meyhaneden çıkan Neyzen yola koyulur. Karşıdan gelen zilzurna sarhoş bağırmaktadır.  “Heyt! İmanım, ben ite, köpeğe, serseme yol vermem!” Neyzen o muhteşem irfanıyla yana çekilir; “Buyur evlat ben veririm” der.
Evet, kavgaların sona ermesinde yol vermek bir ümittir... Ancak yeterli midir?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları