Buraya nasıl geldik?

Sadi SOMUNCUOĞLU

Türkiye ile ABD, bir türlü anlaşamıyordu. ABD,  “PYD ve IŞİD gibi terör örgütleri arasında ayrım yapılamaz ve güvenli bölge şart”  görüşünü kabul etmiyor; IŞID ve NUSRA gibi dinci örgütlerin hedef alınmasını istiyordu. Sonunda,  ABD-İran anlaşması ve Suruç’ta patlatılan bombayı bahane eden PKK/KCK’nın bütün yurtta terör eylemlerini başlatması, asker ve polislerimizi kahpece katletmesi üzerine anlaşmaya varıldı. Buna göre; IŞID ve diğer dinci örgütler hedef alınacak/PYD, bölge güvenliğini ve Türkiye sınırlarını tehdit edici, demografik yapıyı bozucu davrandığında hedef yapılacak/Mare-Cerablus bölgesinde 90X50 km’lik bir alan, uçuşa yasak bölge olacak/Operasyonda, İncirlik üssü ve Türk hava sahası kullanılacak/Türk askeri karadan girmeyecek. Anlaşma için bir ABD yetkilisinin,  “İncirlik mutabakatı, oyunun kurallarını değiştirecektir”  ifadesi ilginçtir.
Anlaşma üzerine Türk jetleri IŞİD mevzilerini vurmaya başladı. Eşzamanlı olarak güvenlik güçlerimizin, PKK/KCK, IŞİD, DHKP-C gibi örgütlere karşı 13 kentimizde kapsamlı bir operasyon başlatması yerinde olmuştur. Operasyonda, çok sayıda silah, mühimmat ele geçmiş, birçok şüpheli gözaltına alınmıştır. Bu tedbirin genişletilerek devam ettirilmesi önemlidir. Ayrıca, PKK/KCK terör örgütünün Kandil’de toplanarak,  “isyan”  kararı alacağına dair haberler gelmektedir. Buna karşı, çok unsurlu ve kararlı bir programla hareket edilmesi şart olmuştur.
Son 3 günün bu özetini değerlendirecek olursak: Terör örgütleri arasında ayrım yapılması yanlış olmuştur. Gerçi, PYD/PKK’yı meşrulaştıran IŞİD’in etkisizleştirilmesi, kısa vadede iyidir. Ayrıca ülkemizi, IŞİD’ci suçlamasından kurtarabilir. Ama, Irak ve Suriye’nin kuzeyinden İskenderun’a uzanan PKK/PYD koridorundaki IŞİD engeli de kaldırılıp, önü açılıyor. Bölgede etnik temizlik yapan PYD ile batı destekli içerdeki azgın PKK birlikte düşünüldüğünde, kuşatılmamız, güvenliğimiz ve bütünlüğümüz daha da tehlikeye girmiş olmuyor mu? ABD ile varılan anlaşmada buna ait bir tedbir var mı? Bilmiyoruz. Eğer yoksa...
HHH
AKP muktedirleri 13 yıldır, Türk Milletinin ve Devletinin kimyasıyla oynamaktadırlar. Hala, kendilerini ülkenin yönetimine getiren Türk Milletinin adını söylemekte zorlanıyorlar. Bir ülkenin yöneticileri, Milletin ve Devletin kimliğini reddederlerse, orada düzen, ahlâk, kural, kurum, hukuk, egemenlik ve kutsal değerler ayakta kalabilir mi, dağılma fitnesi hortlamaz mı? Anarşi, terör ve dağılma gündeme gelmez mi? Daha dün, Şanlıurfa İl Emniyet Müdürü Eyüp Pınarbaşı, şehit iki polisimizin cenaze töreninde şöyle konuştu: “Maalesef son yıllarda kandan beslenen ancak barış ve kardeşlik sözünü dillerinden düşürmeyen bu odaklar devletimizin tüm kurumlarına ve teşkilatımızın kılcallarına giren örgütle de kol kola girerek ihanet sarmalını genişletmişlerdir\’85 ağabeylerinden aldıkları talimatla asayiş ve terör olayları tırmandırılmaya çalışılmıştır.”  PKK- Cemaat işbirliğinden yakındığını algıladığımız bu tabloya başka ilaveler de yapılabilir. Medyaya bakınız, ne kadar Türk düşmanı olduğunu göreceksiniz.
Başbakan Davutoğlu, PKK’nın şehit ettiği polisimizin cenaze töreninde  “ağlamış.” Bu haber bana, zihnimde zehirli bir çivi gibi çakılı duran, Gırnata’nın anahtarlarını savaşmadan İspanyol kral ve kraliçesine teslim edip, şehri terk ederken gözyaşlarını tutamayan Sultan Abdullah’a annesinin söylediği, 523 yıldır unutulmayan şu cümlesini hatırlattı:
 “Ağla oğlum ağla... Erkekler gibi savaşmadın, şimdi sana kadınlar gibi ağlamak yaraşır.” 
İspanyollar, teslim olan Endülüslülerden eli kılıç tutan erkekleri katletti; kalanlarını zorla Hıristiyanlaştırdı. Balkanlardan çekilişimizin hikâyesine benzemiyor mu? Bir medeniyet yenilip, bayraklar indirilir, ordular çekilirse, egemenlik sona eriyor; geride sadece gözyaşı, kan, vahşet ve etnik temizlik kalıyor. Bunları herkesin iyi bilmesi lazım.
Demek ki,  “savaşmadan teslim olmak” hiçbir şeyi çözmüyor. Bizim 2002’den sonraki hikâyemiz de böyle değil miydi? Ama önemli bir fark vardı. PKK terör örgütü yenilmiş, elebaşını idama mahkûm edilmişti. Sıra zihinlerdeki  “bölücü virüslerin”  temizleme  “savaşına” gelmişti ki, muktedirler değişince, tam tersi yapıldı. Önce bölücü PKK muhatap alındı, sonra müzakereye geçildi. Müzakerenin konusu Türkiye’nin bütünlüğü oldu. Zira bu bir projeydi. Proje: Türk Milletine ait olan bin yıllık egemenliğin, (milli/üniter devletin, “çok ortaklı” devlete dönüştürülmesi) paylaşılmasıydı. Bu da,  “demokratikleşme”  ve  “özgürleşme”  yalanıyla perdelenip Türk Milleti aldatılarak başlatıldı. Projenin temeli, Türk Milletinin inkâr edilmesine dayanıyordu. AKP muktedirlerinin hala  “Türk Milleti”  dememek için direnmesi bundandır.  “Türk”  etnik bir kökenden gelenler demekti. Böylece  “Türk etnik” grubunun yanına, Türk Milletinin ayrılmaz uzuvları olan diğer  “etnik gruplar!”  konularak, bunların ortaklığına dayalı bir egemenliğin nasıl kurulacağı müzakere ediliyordu. İşte, gizlenemeyen  “Habur”, “Oslo”, “İmralı” ve “Dolmabahçe” mutabakatı bütün açıklığıyla ortada.
Bu girdaptan çıkış için: Türk Milletine ve kimliğine dönmekten başka bir yol yoktur.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş