Can evimiz Türkçe!

Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

Çok söylendiği için sloganlaşmış da olsa, şu sözü çok severim: “Türkçe, Türklüğün ses bayrağıdır!” İşte bu ‘ses bayrağımız’ üstüne bir-iki sözüm olacak.
Biz Türkler, Arap ve Fars kültür sahasına girişimizle beraber, Arapça ve Farsça sözcükler bir ilmek gibi Türkçe’nin boynuna geçti. Yıllar, yüzyıllar ilerledikçe bu ilmek iyice sıkmaya başladı... Burada bir açıklama yapmam gerekiyor: Kullandığımız Arap ve Fars kökenli tüm sözcüklere elbette karşı değilim. Bu yazıda olduğu gibi ben de kullanmak zorunda kalıyorum. Ancak gönül ister ki, dilimizdeki sözcüklerin tümü Türkçe kökenli olsun. Ama olmuyor. Zaten olamaz da. Arı-duru büyük bir dil dünyada yok. Benim derdim, Türkçe kökenli sözcüklerin daha çok kullanılmasıdır. Kuşkusuz bu da bir zaman sorunu. İşte burada şu soruyla karşılaşıyoruz: Zamanı bu açıdan nasıl verimli kullanabiliriz? Böyle bir sorunun yanıtı herhalde şudur: Öğretmenler, yazarlar, ozanlar, gazeteciler Türkçe kökenli sözcüklerden yana olmalıdırlar! Hemen belirteyim; bu ‘yana olmak’konusunda da çok katı davranmamak gerekiyor. Çünkü biz, ayrıntı-teferruat, sorun-mesele tartışması yaparken, çok daha yabancı olan ‘detay’ve ‘problem’dilimize giriveriyor. Girmek de ne söz, girdi bile!
Burada, “Türkçeleşmiş her sözcük Türkçedir” gibi tartışmalara da girmeyeceğim. Ziya Gökalp, “leyl, kütüb, Arab’ın; gece ve kitap” bizimdir diyor ve ‘Türkçeleşmiş’sözcüklerin ‘masumiyetini’anlatıyor. Doğrudur, sözgelimi ‘kitap’ı kullanmaktan başka da bir şansımız şimdilik yok gibi. Ama ‘fazilet’in yanında ‘erdem’ varsa; ‘erdem’i sevgiyle kucaklamamız gerekiyor... Şunu demek istiyorum: Yoğun olarak 9. yüzyılda, Arap-Fars kültür sahasına girdiğimizde, bir tuhaf aymazlıkla Arapça ve Farsça’yı baş tacı etmişiz. Yazarlar, ozanlar, evlerinde Türkçe konuşurken, eserlerini Arapça, Farsça vermeye başlamış. Bir Türk olan Uzluk Oğlu Farabî bunun en belirgin örneğidir. Daha niceleri... Kaldı ki, Ali Şir Nevaî’nin “Ey şiirlerini Türkçe yazmayan gençler. Biliniz ki, Türkçe Farsça’dan çok üstündür” diye, 15. yüzyılda dertlenmesi, uyarması; konunun dehşetini ortaya koymaktadır. Evet, bugün eserlerimizi Arapça ve Farsça vermiyoruz; ama çok yoğun biçimde Arapça ve Farsça kökenli sözcükler kullanıyoruz. Kardeşlerimiz yirmi yıl önce kurdukları devletlerini Farsça ‘istan’takısıyla adlandırdılar. Türkmeneli diyeceğine Türkmenistan,  Kazakeli diyeceğine, Kazakistan dediler. 86 yıl önce biz de yaptık o yanlışı. Yurdumuza Türkeli-Türkili adını vermemiz gerekirken Latince takıyla Türkiye dememiz gibi. (İliştiri: 27 Mayıs Devrimi sırasında Türkiye adının değiştirilerek Türkeli olması konusu da gündeme geldi; ancak başarılamadı. Bkz: Ş. S. Aydemir, İkinci Adam.)
Türkçe kökenli sözcükler konusu önemli. Öyle devirler yaşadık ki; Anadolu halkının kullandığı güzelim Türkçe ile konuşanlar, aşağılanır olmuştu. Osmanlı tarihçisi Naima, Isparta Türkmenlerinden Katırcığoğlu Mehmet Paşa’nın, “Yağarnıma sumsuğu yiyince düşeyazdım” demesiyle alay ediyor; “Katırcıoğlu Türkçe bilmez bir Türkmen’di” diyebiliyordu. Yani, saray beslemesi Naima’ya göre, o Arapça ve Farsça’ya boğulmuş tumturaklı ‘saray ve seçkinler dili’Türkçe, Anadolu halkının konuştuğu arı-duru dil, Türkçe değil, öyle mi? Kaldı ki, bizim Bozok (Yozgat)’ta yumruğa, hâlâ ‘sumsuk’ derler. Rahmetli anam sırtım demez, ‘yağarnım’derdi. Bunun neresi Türkçe değil?
Haftaya buluşmak dileğiyle...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş