Canlarımızı yakmasınlar!..

A+A-
Servet KABAKLI

Benim azîz gönüldaşlarım, Almanya’nın Ludwigshafen şehrinde 5’i bebek ve çocuk yaşta olmak üzere aynı aileden 9 vatandaşımızın canını canlarımızdan koparan, 20 vatandaşımızın yaralanmasına sebep olan ve yüreklerimizi kavuran yangının sebebi, halen ve  “resmen” araştırılıyor. Gazetelere ve ekranlara yansıyan bilgiler, bu facianın vahşetin ta kendisi olan kundaklamadan kaynaklandığını işaret ediyor. Ümit ederiz ki yıllar önce Alman dazlaklarınca gerçekleştirilen Solingen katliamının acıları henüz kabuk bağlamamışken, Ludwigshafen faciasında “delillerin karartılması” yoluna gidilmez.
Gazetecilik hayatının ilk yıllarından itibaren gurbette, doydukları “acı vatan”da hayat mücâdelesi veren gurbetçilerimizin çilesini haber ve röportajları vasıtasıyla gazete manşetlerine taşıyan ve onların haysiyetli ezikliğini bütün ruhuyla hisseden bir dostunuzum ben... Hep yazdık, hep söyledik... Bu insanlarımız doğdukları topraklarda ekmek bulamadıkları için eğitilmeden, büyük çoğunluğu tek kelime bile Almanca bilmeden gittiler o yâd ellere... O sıralarda Almanlara iş gücü, kol gücü lazımdı. Vardıkları tren istasyonlarında dil bilmedikleri, kültür ve inanç farkları konuşulmadı bile... Törenlerle, bando mızıkalarla karşılanıp, maden ocaklarına inen asansörlere, vagonlara bindirildiler, yerin yedi kat altına indirildiler. Tuvalet temizleyiciliği, çöpçülük gibi en ağır işlerde çalıştırılırken,  “başlarına vurulup emekleri çalınacak vaziyette iken” Almanlar için “öcü” değil “cici” idiler.

‘Almanya’da yabancı, Türkiye’de Almancı’
On yıllar boyunca “Almanya’da yabancı, Türkiye’de Almancı” görülerek horlanan, o yaban ellerde Müslüman Türk kimliği taşıdıkları için diğer ülkelerden gelen yabancı işçilerden de ayrı tutularak aşağılanan, emekleri istismar edilen, ömürleri törpülenen bir nesil oldular. Çileyi ümide sararak geceyi gündüze, ayları yıllara katan bu kardeşlerimiz, bir taraftan Almanya’ya ve çalıştıkları diğer ülkelere el yordamıyla uyum sağlamaya çalışırken, gurbet ellerde doğan evlatlarını aileleri, Türk milliyeti ve İslâm inancı adına kaybetmemek için didindiler. Oralarda doğan yavrularından bir çoğunu, bir nesli kaybetme tehlikesiyle baş başa kaldılar, dramlar yaşadılar, mânevî acılarla kavruldular... Dişleriyle, tırnaklarıyla artırdıkları kazançlarını, dövize en çok ihtiyaç duyduğumuz o yıllardan bu günlere, hep “Anavatan” Türkiye’ye akıtma gayretleri, ödüllendirilmek bir yana maalesef hep aşağılanma, hor görülme olarak cevap buldu zavallı bürokrasimizden... Oralarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına kurulan elçiliklerimizde, konsolosluklarımızda, “yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeyen monşerler” tarafından itilip kakıldılar. İzine geldiklerinde hudut kapılarından itibaren kaz görülerek yolunmaya çalışıldılar. Alın terleri türlü çeşitli düzenbazlıklarla, hilelerle, mânevî istismarlarla, umut verilerek ellerinden alındı... Devlet, holding, esnaf, hatta bazılarının Türkiye’deki yakınları... Dolandırmayan, kazık atmayan kalmadı bu çilekeş insanlarımıza...

Büyükelçiye teşekkür...
Ve şimdi gurbet ellerde üçüncü hatta dördüncü kuşak yetişti, yetişiyor. Yâd ellerde, kendine kendine medenî, Müslüman Türk’e yaban diyarlarda, öncelikle kalifiye eleman olmak suretiyle başladıkları hayat mücâdelesini, şimdilerde iş adamı, esnaf ve beyin gücü olarak devam ettiriyorlar. Köprülerin altından çok sular aktıktan, hele hele iki Almanya’nın birleşmesinden sonra, iş gücü fazlası, işsizlik başladı. İşte bu sebeple,  “istenmeyen yabancı”  denildi miydi, Almanların aklına ilk olarak Türkler geliyor... Çünkü ne soyu soylarından, ne dini dinlerinden... “Gamalı Haç kafalı dazlakları”  teşvik eden, Türkleri hedef gösteren zihniyet de işte bu “dumkopf”, bu aptal zihniyet... Bu Vahşî Batı’nın maskesiz, merdânelikten asla nasibini almamış o kalleş, o namert yüzüdür.
Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin Ludwigshafen faciası karşısındaki tahrikten uzak yatıştırıcı tavırları, bir dereceye kadar olumludur. Ancak bu olayla ilgili soruşturma büyük dikkatle takip edilmelidir. Bu arada Türkiye’nin Almanya Büyükelçisi Mehmet Ali İrtemçelik’e,  “yürüme engelli - ruhî özürlü”  Almanya İçişleri Bakanı’nın densizliğine karşı, diplomatik nezâket sınırlarında kalarak verdiği, yürek yangınımıza su serpen ağır ve mânâlı cevaptan dolayı teşekkür ediyorum.
Dostlarım, şu satırları yazmaya çalışırken, canlı yayınlar vasıtasıyla Gaziantep Asrî Mezarlığı’ndaki hazin cenaze merasimi, gırtlağımıza kadar yumruk yumruk acılar yürütüyor. Orada hayatlarının baharında şehit olanlara Fatiha göndermekten başka yapacak bir şeylerimiz de olmalı... En azından artık bizler saygı duymalıyız ki gurbetçi canlarımıza, elin - yabanın itleri diş geçirmeye kalkmasınlar, itip kakmasınlar, yakmasınlar
canlarımızı!...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları