Çetin Altan'ın köylü kadınları

A+A-
Afet ILGAZ

Bizim gençliğimizde Çetin Altan en çok okunan fıkra yazarıydı. Özellikle  “köşe”  demiyorum, çünkü o tanımdan hoşlanmıyorum. Akşam gazetesinde yazardı. Bir yandan da romanları çıkardı. İşçi Partsi milletvekilliği günlerinden kalma bir mücadelenin izlerini taşıyan romanlardı bunlar.  “Büyük Gözaltı” nı hatırlıyorum mesela. Rahmetli eşi Kebire Hanımdan da bu romanlarda bahsedilmiş olurdu. Atatürk Eğitim Fakültesinde öğretmenken sınıfta okuduğum bir Çetin Altan fıkrası için sorguya çekilmişliğim de vardır.
“Büyük üstad” ların devamlı yazdıkları bir konu olur ya hep. Mesela kimi ev dekorasyonundan, İslami kesimin zevksizliğinden ama zevkli olması gerektiğinden söz eder, Müslüman kadınların giyim kuşamını beğenmez. Büyük üstad Çetin Altan abimizin de takıntısı, köylü kadınlar üstüneydi.
Köylü kadınların kuaföre gidip tenis oynamaya başladıkları zaman Türkiye’nin kalkınmış sayılabileceğine dair yazılar yazardı. Onun geniş kültürünün ürünü fanteziler sayardık bu anlatılanları. Bu  “köylülükten kurtulma”  durumları konusunda çok şeyler söylenebilir. Fikir teati edilebilir ama o günlerin üzerinden otuz sene geçmişken bakıyorum da köylü kadınlar kuaföre gidememiş, tenis oynayamamışlar ama Türkiye’de de o kurtulunmak istenen köylülükten eser kalmamış. Tohum yasası çıkmış, GDO’lu ürünlerden duyulan korku ve tedirginlik sofralarımıza, pazarlarımıza, mutfaklarımıza sinmiş. Meralar, orman arazileri yok edilmiş, hayvancılık bitmiş, ithal etlere kalmışız, pirince, mısıra, mercimeğe kalmışız.

* * *

AKP iktidarıyla birlikte gelinen nokta, bu. Alış veriş merkezleri saltanatı. Başbakanın alış veriş merkezi açması dolayısıyla yazdığım yazıda da belirtmiştim. Fabrika açamayan, baraj yapamayan, tarım işçisini örgütleyemeyen, örgütlenmiş işçilere de zulmeden bir iktidarın yapabileceği, bu  “Uluslararası güç”  denilen odakların da istediği bu. Üretim ve yatırım fukaralığı.
Bana köylü kadınların kuaförünü, tenisini hatırlatan, sadece alış veriş merkezi denilen “tüketim mabetleri”  değil, TEKEL işçisi kadınlar da kuaföre gitmiyorlar, tenis oynamıyorlar ama bütün dünyanın, bütün Türkiye’nin hayranlığını kazandılar. Sendika eğitiminden geçerek geliştirdikleri bilinç ve haksızlığa duydukları tepki, onları dünyanın en hayran olunacak insanları yapıyor.


Otuz sene sonra
Otuz seneden laf açınca, bir otuz sene hikayesi var, onu da anlatayım. Hem de bir edebi hatıra olur
Geçenlerde, Hece Dergisini çıkaran eleştirmen arkadaşım Sayın Ömer Lekesiz’den bir telefon aldım. Hikayeci Mübeccel İzmirli’nin “Sabah Geçidi”  adlı kitabı yeniden basılıyormuş. Mübeccel bunu duysaydı ne kadar sevinirdi. Sonra, günümüzde yayın dünyasında pek rastlanmayan bir şey olmuş. Yayınevi, Mübeccel’in mirasçılarını aramaya başlamış, telif ödemek için.
Mübeccel’in kimsesi yoktu. Annesi ölmüştü. Üvey babası da, onun ölümünden sonra, Bursa taraflarındaki memleketine gitti.
Araştırma sonucunda çıkan kişi ben olmuşum. Benim Mübeccel’e çok yardım ettiğime dair bir şeyler konuşulmuş. Keşke öyle olsaydı. Ona pek yardım edemedim. O, hep parasızlıktan, çaresizlikten muzdarip yaşadı. Yalnız bir şeyi hatırlıyorum. Yazarlar Sendikasına, galiba, mektup yazıp onunla ilgilenilmesini istedim. Sonra da galiba  “davet”  üzerine, o zamanki rahmetli Demirtaş Ceyhun’la gidip konuştum. Sonucu tamamen unutmuşum. Ne oldu, sendika ona yardım yapabildi mi, yapabildiyse ne yapabildi, hiç hatırlamıyorum. Geçen sene kaybettiğimiz Demirtaş Ceyhun belki hatırlardı ama işte, dedim ya, onu da kaybettik. Allah rahmet etsin, ikisine de.
O telifi bana, Mübeccel için hayır yapmam üzere vermeyi düşünüyorlarmış. Çok şaşırtıcı bir şey. Otuz sene sonra. Nasıl bir hayır döngüsüdür bu, şaştım kaldım.

Yazarın Diğer Yazıları