Çocukluğumun geçtiği Bostancı

A+A-
Altemur KILIÇ

İstanbul’umuzu hatırlamaya devam! İstanbul’un nüfusu azdı ama gene de semtleri çoktu.. Adalar başka alem, Kadıköy başka alem, Üsküdar Kadıköy’den başka alem, Boğazın iki yakası başka alem!
Yazları okullar tatil olunca “sayfiye”ye önceleri Bostancı’ya, sonraları Büyükadaya gidilirdi... Eşyalar, yorganlar, şilteler, mutfak eşyası, çanak, tabak vb. Bostancı’ya kamyonla, sonraları denkler  Büyükada’ya vapurla gönderilirdi..
Bostancı’da telefon, elektrik yoktu, gaz ve lüks lambalarıyla idare ederdik. Telefon galiba postahaneden edilir veya acil durumlarda telgraf çekilirdi!

Aydınlanma
Gaz lambaları hâlâ var. Ama “daha fazla ışık veren Lüks Lambaları” kim hatırlar... Bu lambalar gaz pompalanarak çalışırdı ama fitilleri “gömlek” denen nahif nesnelerdi, çabuk yanıp kül olurlardı... Tramvay henüz gelmemişti.. Ulaşım, ya nadir olan taksilerle ve asıl Banliyö trenleriyle sağlanırdı... Akşam saatlerinde İstanbul’dan gelen treni karşılamaya gidilirdi; Bostancı’nın “piyasa vakti” idi!
Sonra otobüsler çıktı ve Bağdat Caddesinin sağına soluna döşenmiş raylarla tramvay geldi! Elektrik de geldi. Lüks lambalarından kurtulduk...

Köşkümüz
Bostancı’daki evimizi büyük babamız emekli Miralay Tevfik Bey yaptırmış... Tevfık Bey, Bostancı Camii’ni yaptıran heyetin başkanı... Saray Muhafız Alayında hizmet etmiş ve hâlâ “Padişahına” sadık Tevfık Bey. Kurtuluş Savaşındaki günlerden birinde, kahve içmeye gittiği Bostancı Eczanesinde Padişahın -efendisinin-, oğlu babamın ve yeğeni amcam Muzaffer’in idamına ferman verdiğini öğrenince kahrından hücceten ölmüş...
Köşk güzel, beyaz bir köşktü... Harp yıllarından sonra eskimişti. Savaşlar bittikten sonra köşk restore edildi ve yazlığımız oldu...

Yaz tatilleri
Yazları Bostancı’ya gidince en büyük keyfimiz, Abdullah Ziya’nın (Kozanoğlu) Türk menkıbelerine ait romanlarını okumak dışında evin karşısındaki çayırda mahalle çocuklarıyla oynamaktı... O zaman fakir hatta üstleri başları eski olan bu çocuklar, sonra ünlü avukatlar, amiraller, generaller oldular...
Babam, Bostancı Spor Kulübü’nün kurulmasına ön ayak olmuş ve karşımızdaki çayıra iki kale direği diktirmişti.. Maçlar burada oynanır ve sair zamanlarda biz çocuklar bir arada top oynardık... Ağabeyim Baba Gündüz futbola bu çayırda kalecilikle başlamıştı...
Akşam vakitleri dondurmacının sesi duyulurdu. “Dondurmam var vişneli kaymaklı”  diye ve Arnavut Mevlüt efendinin boynuna asılı, bir  tarafında boş kaseler, kaşıklar, diğer tarafında buzluk içinde dondurmalar bulunurdu ve mahalleye servis edilirdi.

İlk bisiklet...
Mahalleye ilk bisikleti ben getirdim... Sınıf geçme ödülü kırmızı bir bisiklet! Arkadaşlar  “Bana bir tur versene” diye yalvarırlardı.
Yazlık eğlenceler, Şahabın İskele gazinosuna gelen “Komik-i şehir” Naşit’in,  “Dümbüllü İsmail’in” tiyatro grupları Orta
Oyunlarıydı...
Zaman zaman ailece bir kamyon tutulur hepimiz Kayışdağı’na, Yakacık’a pikniğe giderdik.
Denize, “Çatalçeşme’ye” veya Deniz Hamamına atlı arabalarla gidilirdi...

Deli Asaf
Bostancı’dan aklımda kalan en büyük olay, bir gece cazbant sesleriyle uyanmak oldu... Babam, Park otelin caz takımını motorla getirmiş, bahçedeki kameriyeye yerleştirmiş, çalıyorlar.. Babamı, haşarı gençliğinden “Asaflığından” tanıyan Bostancılılar uykularından uyanıp lahavle diye içlerini çektikten sonra, “Bizim deli Asaf gene yaptı yapacağını” deyip yataklarına dönmüşler...
Eski Bostancı anılarından kareler çok; mesela her derde deva Doktor İskender Bey, hastalandığımızda “T Modeli” Ford arabasıyla o elinde körüklü çantasıyla yetişirdi...
Ve Eylülde yaz biter, yapraklar dökülür, içimizi bir hüzün basardı. İstanbul’a okullara dönerdik.. Keşke o yılları, günleri acı ve tatlı hatıralarıyla yeniden yaşamak mümkün olsa...


  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları