Çok konuşuyorlar!

A+A-
Yavuz Selim DEMİRAĞ

Dünyanın hiçbir ülkesinde bizdeki kadar futbol antrenörü ve  doktoru yoktur. Ama onbir kişilik takımın yedisini yabancı futbolcu ile oynatıp yabancı antrenörden vazgeçmeyiz. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde olmayan en son teknoloji cihazları bizim özel ve devlet hastahanelerimizde olmasına rağmen, yine de şifa aramaya yurt dışına gider insanımız. Sokakta, kahvede, okulda, işyerinde deneyin lütfen. Başağrınızla beraber, tansiyon sıkıntınızı dillendirin. Birim müdürünüzden, şefine, çaycıdan şoföre kadar eksiksiz hepsi hastalığınıza teşhis koyup, mutlaka hangi ilaçları kullanacağınızı da salık verirler. İlaçlar konusunda her biri diplomalı eczacıdan daha uzman kesilen canım milletimin bireyleri, ısrarla fiyatı pahalı olanların daha etkin olacağı üzerine yakın aile çevresinden bir çırpıda sekiz-on örnek ile beş-altı doktor adını sıralayıverir.
Fener, Galatasaray, Beşiktaş’ın yanında Milli Takımın maçları sonrasında otobüste, metroda, vapurda, tren ve minübüste konuşulanlara biraz kulak kabartın. Her biri en tecrübeli yorumcuya fark atarak teknik direktörün basiretsizliği yüzünden futbolcuların istenileni veremediğini açıklarken, kadro için ayrı ayrı alternatif sıralarlar. Bu arada formsuz futbolcunun özel hayatına dair anlatılanları gazete sayfalarında bile bulamazsınız. Sakatlığı yüzünden oynamayan topçuya hangi doktora gidip, ne şekilde fizik-kondisyon çalışması yapacağını yine canım milletimin uzman bireyleri belirler.
Ön teker nereye giderse arka teker de aynı istikamete gider... Milletimizin vekillerinden, siyasetçimize kadar sorumluluk sahibi olanların çoğu, vara yoğa konuşmayı vazife saydığı için yönetilenlerin de durumdan görev çıkarması çok normal.
Siyasetçinin, hukuka bile müdahaleyi kendinde hak görmeye başlamasına kimsecikler ses çıkarmayınca, spordan, tıp ilmine, askerlikten, dış politikaya, ekonomiye kadar her alanda işe karışmaya başlar elbette. Adına  “populizm” dedikleri halk yardakçılığını, güzel konuşma ile bol keseden vaat ile destekleyen politikacıdan daha geçerlisi var mı?
 Politikacı dediğin, futboldan anlayacak, popstar yarışmalarında jüri üyesi olacak, hastahanede doktorlarla hasta muayene edip, eczacıya ilaç bile yazacak. Her fırsatta bıkmadan, usanmadan konuşacak, kendisine mikrofon uzatılmasa bile yazılı açıklama yapıp; haber ajanslarını uyaracak.
Hiçbirini beceremiyorsa sayın liderinin yanında boy gösterip, O’nun her ağzından çıkanı bilmiş bir eda ile başını sallayarak onayladığını fotoğraf karelerinde gösterecek... Televizyonda sabah ve öğle kuşaklarında yayınlanan kadın programlarına katılacak... Evden kaçan kıza, kocasını terk eden kadına, karısını aldatan kocaya nasihat verecek. Hepsinden önemlisi  “terör uzmanı”  olacak. Bazen şehit cenazelerinde boy gösterecek, bazen de cami cematinin arasına karışacak. Masadaki bardaktan bir yudum su içip hafifçe öksürerek başladığı konuşmasında, memleketin her meselesini çözebilecek yetenekte olduğunu kabul ettirecek dinleyicilere...
Elindeki sihirli değneği kullanma yetkisinin verilmesi halinde, sadece ülkesinin değil bütün dünyanın sorunlarını çözeceğine dair iddialarını karmaşık rakamlar, süslü cümlelerle sıralamaya başlayınca  “vay be”  dedirtir umut arayışında olanlara...
Ama öncelik, haklı olmak değil güçlü olmaktır. Görünebildiğin kadar güçlü görünmektir. En güzel arabaya binmek, en pahalı malzemeyi kullanmak, parayı sınırsız kullanma zenginliğine sahip olup meydanlara insan yığmaktır. Lehinde ya da aleyhinde fark etmez bütün medyanın gazete veTV haberlerinde manşet olup “propagandanın olumlu-ya da olumsuzu yoktur. Propaganda ne kadar yoğun olursa sen o kadar büyüksün”  yansıtmasını bilinç altına yerleştirmek birinci aşamadır. Bu kadar çok konuşmanın arasında kimilerine göre affedilmez “gaf” lar yapman sonucu etkilemez. Çok konuştuğun ve çoğu akılda kalmadığı için, hatalarında unutulacak ama konuşmaya ara vermediğin için hep konuştuklarının içeriği değil, sürekli konuştuğun gündemi suni olarak da olsa belirlemen zihinlere kazındığından, senden başka “bilen” yoktur.
Psikolojik savaş metotlarının en eskisi olan sürekli konuşma seçeneğini günümüz iletişim teknolojisi ile bütünleştirenler, aynı zamanda dinleyici ve izleyicileri hipnotize etmeyi de başarıyorlar. Bu yüzden arada bir doğru söz söyleyenler arkasını getiremediği için haklılıklarını kanıtlayamıyorlar. Bunun en bariz örneği az ve öz konuşup asli işi icraat olan askerlerimiz değil mi? Haklı olarak siyasi irade kararını beklediklerini bir kere söyledikleri halde karşılığında kırk kalabalık laf duyuranlar karşısında, suskunluğu tercih ettikleri için neredeyse haksız ilan edilecekler.
Tribünde amigo, üç-otuz para veren yönetici, sokaktaki simitçi bağırmaya başlayınca teknik direktörün sesi çıkıyor mu? Hastanın feryadı, refakatçinin bağırması, yakınlarının isyanı üzerine doktor odasından çıkmayınca reçete yazmak da çığırtkana düşüyor.
Herkes konuşuyor bu memlekette herkes... Ama çok konuşuyor... Doğruyu söyleyenin sözü de arada kaynayıp gidiyor. Konuşma adabını bilmeyenler vır vır konuşmaya devam ettiği sürece, fikir beyan etmesi gerekenlere de sıra gelmeyecek gibi...
Kulaklarım zonkluyor... Bunca gürültü arasında konuşulanları anlamıyorum...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları