Değişim ve umutsuzluk

Kürşad ZORLU

“Artık umudum kalmadı. Benim elimden bir şey gelmiyor ve bir şeyin değişeceğine inanmıyorum...” Bu ve buna benzer sözler çevremizde ve Anadolu’nun hemen her yerinde sıklıkla duyuluyor. Herkes olanı biteni anlıyor, eksikliği görüyor ve değişimin kaçınılmaz olduğunu kimse inkar edemiyor. Ancak kendine güvensiz, birlik ve beraberlikten yoksun bir topluluk görüntüsü karşımıza çıkıyor. Günü kurtarmaya dönük yaşama biçimi herkesi sırayla esir almaya devam ediyor. Yıllar boyu sırt sırta mücadele vermiş insanlar bir anda sırtını dönebiliyor. Geçmişin şanlı hikayeleri bile kulaklarda çınlarken, inkar ve ihbar kültürü sosyal hayatın vazgeçilmezi haline geliyor.
Acaba umutsuzluğun bu denli yaygın olması nasıl açıklanıyor?
Yönetenler, yönetime talip olanlar ve yönetilenler... Peki ya onlar bu travmatik sürecin neresinde duruyor?
Literatüre bakıldığında umutsuzluğa dönük bu tespit ve değerlendirmelerin bilimsellikten tamamen soyutlanması mümkün değil. Çeşitli ölçeklerde yapılan araştırmalara göre umutsuzluğun hakim olduğu kişi ve toplumlarda “çaresizlik” ve bir türlü  “harekete” geçememe duygusu yaygınlaşıyor. Birşeyi değiştireceğine inanmasa da istediği değişimin nasıl yapılacağını dinlemek hoşuna gidiyor. Hatta kişiler umutsuzluğu meydana getiren süreçten kendilerini sorumlu tutabiliyor. Üstelik bu suçluluk duygusu karmaşık görülen durumdan kaçışı işaret ediyor.
Melges, umutsuzluğu kişinin gelecekteki gerçek hedeflerine ulaşabilme olanağının muhtemel yansıması olarak ifade ediyor ve insanların umutsuzluk sarmalına düşmesinin üç temel farklılıkla meydana geldiğini ileri sürüyor. Bunlardan birincisi kişilerdeki yetenek kaybı ve yetersizliği karşısında her şeyi şansa bırakma eğilimi. İkincisi bu eksiklikle de ilişkili bir güven bunalımı. Böyle bir durumda kimse kimseye güvenmemeye başlıyor ve tepeden tırnağa güvensizlik hakim oluyor. Umutsuzluğu derinleştiren üçüncü farklılık ise zamanı gelmiş değişimin bastırılması, bu sürenin gereğinden fazla uzaması ve gelecekteki değişim beklentisinin tahammül sınırlarının ötesinde uzun bir zamanı öngörmesidir. 
Kierkegaard ise bu yaklaşıma ironik bir açıklama getiriyor. “Umutsuzluk ölümcül hastalıktır. Bu hastalıktan ölünmesinden veya bu hastalığın fiziksel ölümle sona ermesinden çok, bu hastalığın işkencesi, can çekişen ama ölemeden ölümle savaşan kişi gibi  ölememektedir, sürekli bir can çekişme hâli içindedir.”
Umutsuzluğun şifresi ise değişimdir. “Her umutsuzluk yeni bir umudun habercisidir.” denilirken mevcut durumunuzdan daha iyi bir sonuç getirecek değişim beklentisi vurgulanmaktadır. Oysa umutsuzluğu içselleştirerek adeta bir kader olarak nitelendirenler, fikir ve hedeflerini daha ileriye götürecek değişime karşı en güçlü direnci gösterenlerdir. Elbette ki değişime direnç yadsınamaz bir gerçekliktir. Zira değişim kimi zaman belirsizlik ve korku meydana getirir. Bireyler çoğunlukla gelecekteki belirsizliği değil şu anki durumu korumak eğilimindedir. Oysa geleceği umutla bütünleştirenler, belirsizliği umuda çevirenler ve ikbal korkusu yerine bir daha hiç korkmamak için adım atanlar... İşte onlar rastlanması zor olanlar sınıfındandır. Bu sebeple umutsuzluk ve değişim meselesini herkesin dikkatlice irdeleyip yakın gelecekte neyi, ne zaman ve nasıl bir konumda görmek istediğini sorgulaması gerekmektedir.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş