'Demokrat hukukçu' itiraf etti: 100 yıllık iktidarı devirme davası

Selcan TAŞÇI

Dün bu sayfada Silivri’nin bir  “hukuk davası” na değil  “100 yılın intikamını alma mücadelesi” ne sahne olduğunu savunmuştuk ya;
Daha gazete matbaada sizin elinize ulaştırılmaya hazırlanırken, yayınlanmadan yapıldı sağlaması.
Demokrat Hukukçular Derneği Genel Sekreteri Avukat Ömer Faruk Uysal, gece geç saatte CNNTürk’te yayınlanan Tarafsız Bölge’de Ahmet Hakan’ın  “hukuk ihlalleri” yle ilgili sorusunu yanıtlarken itiraf etti:
 “Bir takım usul hataları yapıldığını biz de görüyoruz. Bunlara biz de karşı çıkıyoruz. Ama bu, davanın meşruiyetine gölge düşürmez. “Esas” bu dava ile 100 yıldır süren bir iktidarın sona erdiriliyor olmasıdır!”

 

***

 


Ümraniye Davası 2008 yılında başladı. Bu durumda:
2008 - 100 = 1908
1908 = İttihat ve Terakki’nin Uysal’ın ifadesiyle söyleyecek olursak  “iktidara”  gelişi!
Ebced düşkünü sayılmam ama bu davada  “rakamlar”ın tarihi karşılıkları hakikaten manidar. Davanın ikinci iddianamesi 2009 yılında Mart ayı sonunda açıklandı; 1909 sayfaydı.
“İttihatçı kalıntısı”  diye yaftalanan isimler hakkındaki iddianamenin 31 Mart’ın 100. yıldönümünde, üstelik 1909 sayfalık bir metinle açıklanması hayli garip bir rastlandıydı!
2009 - 100 = 1909
1909 = 31 Mart Ayaklanması; yani İngilizlerin isteklerini yerine getirmeyen İttihat Terakki iktidarına karşı, İngiliz kışkırtmasıyla başlatılan isyan girişimi!

 

***

 


Bunlar da  “31 Martçılar”ın portreleri:
İngiliz himayesinde yetişmiş, “Hücum edelim... Ben şehit olsam da siz dönmeyiniz”  nidalarıyla toplumun muhafazakar kesimini galeyana getiren bir çakma  “hoca”; Derviş Vahdeti!
Derviş Vahdeti ile birlikte Saidi Nursi’nin de yazarı olduğu, İngiliz  “fonu”  ile çıkan ve  “Ey kahramanlar, şeriat elden gidiyor, ne duruyorsunuz?” diye halkı kin ve isyana teşvikten sorumlu yayın organı; Volkan gazetesi!
 “Başkanı” Hz. Muhammed olarak ilan edilen dini duyguları sömürülen kitleleri örgütlemekten sorumlu “sivil toplum kuruluşu”; İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti!
Ecdad tarihindeki ilk liboş; bugün eyalet modeline levye yapmaya çalışılan ademi merkeziyetçiliğin ilk sancaktarı; Prens Sabahattin!
Okurken bugünkü karşılıkları gözünüzde canlanıverdi değil mi?
Tek fark  “kuklacı” nın kimliği;
Malum, İngiltere bu tip angaryaları ABD’ye devretti!

 

***

 


Ve 31 Mart’ın yöntemi:
Dini gruplarca komutanlarına karşı ayaklandırılan askerler Heyet-i Mebusan’ın kapısına dayandı. (O gün de darbeler ancak “emperyalist dümenin başındakiler” isterse yapılabiliyordu demek ki!)  “İktidar” istifaya zorlandı.  “Darbe girişimi”ni destekleyen  “milli irade” nin yani  “kalabalığın” kaynağı ise  “din elden gidiyor” propagandasının etkisinde kalmış olan  “cahiller”; dönemin  “bidon kafaları”ydı!
31 Mart hadisesi, eğer bu noktada sona erseydi inancım o ki bugün ne  “Ergenekon”, ne  “Balyoz” ne de benzeri diğer süreçler gelişecekti! Çünkü 1900’lerin başında  “İngiliz kırması”  genetiğinde bir millete dönüşecek, haliyle 2000’lerin başından itibaren de yeni “kuklacı” ya devrimiz sırasında; kimlik tahribi, egemenlik devri, çuval, işgal, istila, gibi konuları namus yahut onur meselesi yapmayacak, muhalefet geliştirmeyecek, kimseleri ürkütmeyecek, şimşekleri de üzerimize çekmeyecektik... Kavgasını verecek bir “adımız” olmayacağı için  “Yeni Anayasa”  gibi sancılı dönüşümlere lüzum kalmayacaktı. “Yok olacak”  dolayısıyla  “varlık”  kavgası yapmayacaktık!
Ve fakat şu Atatürk yok mu şu Atatürk!
Emrindeki Hareket Ordusu’yla taa Selanik’ten yetişti. Tam da İttihatçılar alaşağı ediliyorken isyancıları derdest etti, Divan-ı Harp’e sevk etti ve idam ettirdi! Yetmezmiş gibi 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesine ve tahtın  “ecdad”hakkında Muhteşem Yüzyıl’ın senaristlerini yaya bırakacak bulunan V. Mehmet Reşat’a teslimine yol verdi!

 

***

 


Eveeet gelelim bugüne!
Madem davanın esası  “100 yıllık iktidarı bitirmek”; bu durumda akıl, mantık ve tarihi bilgiler gereği, yargılananların olmazsa olmaz özelliğinin bugünkü  “emperyalist dümenin başında” bulunanların  “işbirlikçiliğine” yanaşmıyor olmaları gerekir değil mi?
 “Balyoz” sanıkları için “Hükümete darbe yapacaklardı” diyorlardı,  “Ergenekon” da yargılananlar da“Darbede kullanılacak olan gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları” filandı! Kurdukları “terör örgütü” aracılığıyla “kaos” yaratıp “darbeye zemin” hazırlayacaklardı!
Mehmet Altan  “hükümete darbe yapılamaması”nın nedenini şöyle açıklamıştı:
 “Dünya sistemi Egenekon’u tasviye ederek Türkiye’yi tedavi ediyor (...) Burası NATO ülkesi. Burada NATO’nun ve Amerika Birleşik Devletleri’nin istemediği hiçbir darbe olmaz. Bu sefer darbeyi yapamadılar çünkü Amerika istemedi.”
ABD  “hükümete karşı darbe”  istemiyordu!

 

***

 


Yine  “ve fakat” ;
ABD’nin  “darbe”  indirmeyi arzuladığı başka “yapı” lar olamaz mıydı?
Tam da darbe planlarının yapıldığı iddia edilen tarihlerde, 1 Mart tezkeresinin reddi sonrasında Paul Wolfowitz,  “Amerikayı desteklemek Türkiye’nin çıkarınadır”  demesini bekledikleri Türk Ordusundan umdukları desteği bulamadıklarını açıklamıştı.
Kendileriyle işbirliğine yanaşmayan ordu bu haliyle yine ABD’ye göre (Phillip Gordon’un Brooking Enstitüsü’nden çıkan ’Türkiye’yi Kazanmak’ kitabındaki ifadelerle) AB’den vazgeçecek, NATO üyeliğini askıya alacak, Amerika’nın Türkiye topraklarındaki askeri üslerini kullanmasını yasaklayacak, bağımsız bir dış siyaset izleyecek, Rusya, Çin ve İran’la daha yakın diplomatik, ekonomik ve enerji bağları kuracak, Kuzey Irak’ı ise karşısına alacak bir yapıya sahipti!
19 Nisan 2003 günü New York Times’ta yayınlanan  “Tek bir kuşun dahi atılmadan Türk ordusunda çok pahalı bir savaş yaşandı” ifadesi, İngilizlerin organize ettiği 31 Mart ayaklanmasının en önemli hazırlık aşamasını yani  “ordunun bölünmesi” sürecini hatırlatmıyor mu?
Daha ortada topluma servis edilmiş fol yokken, yumurta yokken, Volkan gazetesinin muadili durumundaki Amerikan destekli propaganda bültenlerinin  “Ergenekon davası sayesinde rahatça Kürdistan diyebileceğiz, federasyon diyebileceğiz, soykırım diyebileceğiz”  naralarını da unutmayın!

 

***

 


Bugün medyanın bir bölümü  “Salonu basmaya kalkıştılar”, “Mahkemeyi engellemeye çalıştılar”, “Ortalığı savaş alanına çevirdiler”, “Polise-askere-medyaya saldırdılar” gibi kınayıcı haber başlıklarıyla çıkabilir...
Hukukun temel ilkelerinden biri  “silahların eşitliği”.
Şahsen “usul” den yanayım ama Ömer Faruk Bey’in sözlerinden yola çıkarak sormak isterim:
 “100 yıllık iktidarı”  devirmek için sanıkları-avukatları susturmak, delilleri değerlendirme aşamasını atlamak, davanın kaderini sanıklarla husumeti olan tanıkların ifadelerine bağlamak, halka bu dondurucu havada su sıktırmak, uydurmayı, sahteliği, çelişkiyi  “sehven” diye örtbasa kalkışmak yani her türlü “usul/hukuk ihlali” mübah ise;
Silivri’de toplanan insanların da kendileri için  “esas” olan  “100 yıllık iktidarı savunmak”  uğruna mahkemeye itiraz etmek, adalet zinciri oluşturmak, susmaktan vazgeçip sesini yükseltmek, barikatları yıkmak vs. hakkına sahip olması gerekmez mi?
“Eşitlik ilkesi” bunu gerektirmez mi?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş