Dersim Kürt isyanı hezimetini unutamayanlar Atatürk'e olan kinlerini kus

A+A-
Altemur KILIÇ

Dersim isyanı devlete oldukça pahalıya mal oldu. Bu isyanın o sırada sürmekte olan Hatay meselesi ile bir ilişiği var mıydı? Daha önce de bildiğimiz gibi ülkemizin dış meselelerinde başta İngiltere olmak üzere, Batılı bir çok devletler tarafından bir iç gaile çıkarılması denenmişti!

İçleri devlete ve Mustafa Kemale karşı, ne kadar kin ve hınç doluymuş. Onur Öymen, Erdoğan’ın açılımıma,  “Analar ağlamasın”  sözlerini nakarat yapması karşısında, ülkemizin, milletimizin, tarihinde de iç ve dış düşmanlara karşı, kurtuluş, bağımsızlık ve varoluş mücadelelerinde ve sonunda 1937-38  “Dersim”  Kürt isyanının,  “tenkil ve tedip”  hareketinde de, Türk ve Kürt  “analarının ağladığını hatırlattı.”  Bence de eğer, bu son PKK Kürt isyanı da kökten tedip ve tenkil edilmezse,  “analarımız” , milletçe çok ağlar. Fakat,  “Dersim”  denince, nasırlarına basılanlar, TSK karşısındaki hezimelerini unutmayanlar,  “Öymen”  üzerinden gerçekte Atatürk’e vurmak fırsatını buldular ve gerçekleri tahrif ederek, kinlerini kusuyorlar. Ama  “gerçekler”  nedir? Bunları Elazığ’ın tarihçisi dostum Günerkan Aydoğmuş’un Kürt sorunu hakkındaki  “Şark Çıbanı”  kitabından özetle naklediyorum:

Bölgenin yapısı
“Bu bölgede daha önce de bazı isyanlar meydana gelmişti. Bu bölge arazi yapısı itibari ile oldukça sarp, geçit vermez yüksek Munzur silsilesinin oluşturduğu, yer yer meşe ormanlarıyla kaplı dağlık bir bölgedir. Munzur ve Harçik çaylarının derin vadiler kazdığı bölgede, eski tarihlerden bu yana Alevi aşiretlerinin yaşadığı bilinmektedir. Bu aşiretlerin çoğu Horasan’dan gelmiş Türk boyuna mensup insanlardır. Genellikle hayvancılık yaparak geçimlerini sürdüren, aşiretlerdir. Osmanlı döneminden beri devletin erişemediği bu bölgelerde yaşıyor; çoğu, devlete asker ve vergi bile vermiyordu. Kısaca yarı muhtar bir hayat sürüyorlardı. Uzun yıllar devletin kolluk kuvetlerinin bile giremediği bu dağlarda, kimi zaman devlet kendini göstermeye çalışmışsa da, coğrafya o günkü şartlarda her zaman aşiretler galip gelmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar buralarda aşiret töresi hep kanun olmuş, yöre insanları hep bu törelerle yönetilmişlerdir.

Bir isyan bölgesi
Batıda Kemaliye ve Ilıç Vadisine, Kuzeyde Erzincan ve Gümüşhane hudutlarına, Doğuda ise, Kiğı ve Bingöl topraklarına dayanan, Güneyini Murat Suyu’nun kestiği geniş bir alana eskiden beri Dersim denilmektedir. Kutu Deresi, Munzur Vadisi, Ali Boğazı, Barasor Boğazı gibi müstahkem yerlerin bulunduğu bu coğrafya her zaman devlete karşı hareketlere müsait bir yer olmuştur. Bölge halkının hayvancılıktan başka bir iş yapmaması, esasen arazinin ziraate elverişli olmaması, bölgeyi ekonomik yönden olumsuz etkilemiştir. Devletin vergilerini alamamasının bir neticesi de budur. 1937 yılında kolluk kuvvetleri burada etkin olabilmek için bazı çalışmalara girdi. Yol ve karakol yapımına hız verdi. Tarihten bu yana kendi başına yaşamaya alışmış yöre halkının bir kısmı bundan rahatsız olmaya başladı. Özellikle bu yörede etkili olan aşiret reisleri kendi hakimiyetlerinin sarsılacağını düşünerek, devletin bu çalışmalarına karşı tavır almaya başladılar. Üstelik bölgenin güçlü aşiretleri ise öteden beri sürdürdükleri çapuculuklara devam ediyorlardı. Bu durum karşısında mağdur duruma düşen ve bu güçlü aşiretlere karşı koyamayan diğer küçük aşiretler buraya devletin gelmesiyle birlikte sığınacak güç bulmuşlardı. Ermeni tehciri sırasında bu coğrafyaya sığınan ve ayrıca Suriye’den gelen bazı Ermeniler yöredeki Haydaran, Demenan, Yusufan ve Kureyşan gibi güçlü aşiretleri devlete karşı kışkırtmaya başladılar. Yukarı Abbasuşağı Aşireti’nin reisi olan Seyit Rıza’yı etkileyerek, bu aşiretler üzerinde bir ittifak sağlamaya muvaffak oldular.

Olaylar patlak veriyor
İlk olay 20 Mart 1937 tarihinde, Harçik Çayı üzerinde bulunan bir köprü ve telefon tellerinin Demenan ve Haydaran’lar tarafından yıkılıp tahrip edilmesi ile başlamış oldu. Bunun üzerine olayın faillerini yakalamak için çalışmalar yürütülürken, bir yandan da Pülümür’deki 2. ve 3., Mazgirt’teki 9. Seyyar Jandarma Taburu’na ” Harekâta hazır ol “ emri verildi. 9. Seyyar Jandarma Taburu’nun bir bölüğü Pah Bucağı’na gönderildi. Diğer yandan Erzincan ve Elazığ’daki Jandarma Komutanlıklarından bölgeye takviye birlikleri kaydırıldı. 27 Mayıs 1937 günü bazı kişiler tarafından Sin Karakolu ve Bucak arasındaki telefon kabloları kesilerek, gece Sin Bucağı’na silahlı baskın harekatında bulunuldu. Bu olayla birlikte bölgede artık devlete karşı bir başkaldırının başladığı gözleniyordu. Bunun üzerine 17. tümenin takviye edilmesi, gelişmelere karşı bir uçak bölüğünün hazırlanması yoluna gidildi. Ayrıca Elazığ’daki Topçu Taburu, Hozat’a kaydırıldı. Hozat’taki Seyyar Jandarma Taburu şimdiki Tunceli’nin yerinde bulunan Mamike’ye nakledildi. Diyarbakır’dan getirilen Uçak Bölüğü Elazığ’da hazır tutuldu. Bölgede geniş istihbari çalışmalara başlandı. Özellikle silahlı Asi grupların yuvalandığı yerler öğreniliyordu. Bu istihbaratta küçük aşiretler Devlete yardımcı oluyorlardı. Hemen hemen her gün karakolların basılacağı yolunda haberler yayılıyordu. 26 Nisan günü nihayet 100 kadar asi grubu, Sin Bucağı’nda 36 Jandarmadan ibaret olan Akisor Karakolu’nu bastılar. Ertesi günü Uzuntarla bölgesinde toplanan bir başka grup ise, tahminen 80 kişi ile gece Pah’ın kuzeyindeki 9. Jandarma Taburu ve Süvari Bölüğü’ne baskında bulundu.

Asiler geri çekiliyor
Şiddetli çarpışmalar meydana geliyordu. 9. Seyyar Jandarma Taburu’nun bir kısmı çevrede görevde bulunduğundan asiler az sayıda kalan taburu çembere aldılar. Çarpışmalar çok yakın mesafelerde cereyan etti. Sinantepe’deki makinalı bölüğünün arkadan gelerek, asilere karşılık vermesi üzerine asiler, gerilemek zorunda kaldılar. 27 Nisan 1937 günü bu seferde Şehir Köyü yakınındaki 3. Bölüğe baskın girişiminde bulundular. Aynı gün askerin biribirleri ile irtibatlarını koparabilmek için çevredeki birliklere saldırıya geçtiler. Mazgirt’ten gelen Sabit Jandarma Birlikleri duruma zamanında müdahale ettiler. Bunun üzerine asiler geri çekildiler. Bunların büyük bir kısmı Nohuttepe’de toplanmaya başlamışlardı. Bu durumun tesbit edilmesi üzerine, uçak bölüğüne emir verilerek bu tepeye karşı iki sorti yapılıp, buralar bombalandı. O güne kadar ayaklanmaya katılmayan Yusufanlılar’ın da asilerin yanında yer aldığı öğrenilmişti. Eşkıyanın daha çok Kahmut, Sin ve Mazgirt çevresinde faal olduğu gözleniyordu. Kırklar Dağı ve Zal Dağı kuzeyindeki Keçiseken Köyü’nde Demenan Aşireti’nin reis ve ileri gelenlerinin toplandığı öğrenilince, aralarında pilot Sabiha Gökçen’in de bulunduğu 15 uçaklık bir filo ile burası bombalanarak asilere büyük zaiyat verdirilmiştir.

Atatürk - Çakmak görüşmesi
4 Mayıs 1937 tarihinde Ankara’da bizzat Atatürk ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın da bulunduğu bir değerlendirme toplantısı yapıldı. Bu toplantı sonucunda biri Tunceli’deki askeri kuvvetlere, diğeri de bölge halkına olmak üzere iki ayrı bildiri kaleme alındı. Bölge halkına yapılan duyuruda; ” Cumhuriyet Hükümeti; sizleri şefkatle kucaklamak istiyor. İçinizde bunu anlamayan kişiler, sizleri şahsi menfaatleri için kullanıyorlar. Sizler bu kişileri ve kışkırtıcıları derhal teslim ediniz. Aksi halde her tarafınız sarılmış durumdadır. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz!Cumhuriyet Hükümeti’nin bu bildirisini çoluk çocuğunuzla okuyunuz ve çabuk cevap veriniz. Yoksa hiç istemediğimiz halde sizleri mahvedecek kuvvetler harekâta geçecektir. Devlete itaat gerek “ deniliyordu.

Asiler uslanmayınca
Bu duyuru Osmanlıca ve Türkçe kaleme alınmıştı. Ne yazık ki bildirinin gereği yapılmayınca askeri birlikler emredilen yerlerden taarruza geçtiler. Asiler ise ancak geceleri askeri birliklere baskın türünde saldırılar yapıyor, pusular kuruyordu. Sürdürülen askeri harekât, alınan istihbaratların ışığında hava saldırılarıyla şiddetli bir şekilde sürdürülüyordu. Hava saldırıları asilere büyük kayıplar verdirdiği gibi, psikolojik etkisini de gösteriyordu! Bu durum karşısında bazı köy ve aşiretler devlete müracaatta bulunarak sadakat bildirmeye başladılar. Artık asi olan aşiretler arasında teslim olmalar başlamıştı. 18. Haziran 1937’de Elazığ’a gelen Başbakan İsmet İnönü burada bir durum değerlendirmesi yaptı. 24 Haziran’dan sonra asker artık bölgede arama tarama faaliyetlerine başladı.

Seyit Rıza teslim oluyor
Ancak Ali Boğazı’nda Asiler tarafından direnme sürüyordu. Ayaklanmanın önde gelen isimlerinden Seyit Rıza’nın Dijikbaba Dağı’ndaki mağaralarda saklandığı öğrenildi. Bu bölge sarılarak didik didik aranmaya başlandı. Seyit Rıza’nın kurtulamayacağını anlaması üzerine 10 Eylül günü silahsız olarak bizzat Erzincan’da Jandarmaya teslim olduğu öğrenildi. İsyan hareketi tam olarak bitmemişti. Bazı asi grupları bölgenin sarp ve müstahkem yerlerine çekilerek izlerini kaybettirmeye çalışıyorlardı. Sıkıştıkları zaman yine baskın ve pusu girişiminde bulunuyorlardı. 1938 yılında da devam eten temizlik harekatı, bu yılın sonlarına doğru tamamen bitirilmiş oldu. Askeri harekâtın sona ermesi ile birlikte bölge için ıslah harekatına başlandı.

Son çırpınışlar...
Önce 5000 ile 7000 kişinin bölge dışına nakilleri karara bağlandı. Ayrıca bölgede silah toplama kampanyası başlatıldı. Bazı yerler yasak bölge ilan edildi. Devlet bölgeye hakim olabilmek için yol ve karakol yapımına hız verdi. Artık yörede sulh ve sükûn sağlanmıştı. Devlet tam anlamıyla bölgeye hakim duruma geçti. Dersim İsyanı devlete oldukça pahalıya mal oldu. Bu isyanın o sırada sürmekte olan Hatay meselesi ile bir ilişiği var mıydı? Daha önce de bildiğimiz gibi ülkemizin dış meselelerinde başta İngiltere olmak üzere, Batılı bir çok devletler tarafından bir iç gaile çıkarılması denenmişti!

Mehmet Akif Ersoy’un anıları
Bu konuda Mehmet Akif Ersoy başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor: “Mısır’ın İngilizler tarafından işgâli sırasında bir İngiliz subayına Kahire’de sordum; ‘Siz bu ülkeyi çok az bir askeri birlikle yönetiyorsunuz. Bir başka ülke Mısır’ı işgal etmeye kalksa bu kadar az askerle ne yaparsınız?’Bunun üzerine İngiliz subay bana; ’Hangi ülke işgal edecek?’dedi. Ben de; ’Osmanılılar buraya 40 bin askerle gelseler sizler bin, iki bin askerle bunlara karşı koyabilir misiniz?’deyince İngiliz subay; ’Osmanlı’nın başına içeride öyle gaileler açmışız ki, değil 40 bin asker, 400 askerle bile gelecek durumları yoktur’ dedi. Bütün bunlardan çıkarılacak özet anlam şu: Dersim isyanı da diğer öncek isyanlar gibi iş aş için ve kimlik, kültülerin inkarından dolayı çıkmamış. Yabancı tahrikleriyle özerkliklerini kaybedeceklerinden korkan aşiret ağaları tarafından çıkarılmıştır.

Yaşayanların dilinden
Günerak Aydoğmuş, Dersim konusunda kişisel anılarını da anlatıyor: “Rahmetli Ninem anlatırdı; Ağın’ın Karasu’ya dönük bir tepesinde 1937-38 yıllarında Ağınlılar bir mevzi yaparak ellerinde silahlarla Dersim’den gelecek eşkıyaya karşı nöbet tutarlarmış. O yıllarda Karasu’yu geçip gelen Dersim eşıkıyaları köyleri basarak soygun yaparlarmış. Bir gün soygun yapan eşkıyaları Ağınlılar silahlarla kovalayarak Karasu’ya kadar götürmüşler. Eşkıyalar Karasu’yu yüzerek Dersim tarafına geçince oradan Ağınlılara silahla ateş etmeye başlamışlar. Dersimlilerin bu eşkıyalıklarıyla ilgili Ağın’da çok hikâyeler anlatılır. Ben de Tunceli’de okurken 1960’lı yıllarda Bizzat Tuncelili yaşlılarla bu konuyu görüştüğümde bana; ” Devletin hiç bir suçu yoktur, suç buradaki büyük aşiretlerindir. Onlar küçük aşiretlere devamlı zulüm yapıyordu. Büyük aşiretlerin adamları küçük aşiretlerin davarlarını çalıyor, onlardan haraç alıyorlardı. Devlet buraya karakollar yapmaya başlayınca bu büyük aşiretler rahatsız olmaya başladılar. Yani onlar otoritelerinin kırılacağını anlayınca devlete karşı isyan ettiler.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları