Dokunmayın benim tatlı kontrgerillama!..

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Nazlı’nın seyir defteri - 1

Dokunmayın benim tatlı kontrgerillama!..

Dön dolaş suratımıza suratımıza sallayıp durduğun hep aynı iki manşet. Sıkıcı olmaya başladı; ki reyting listesinin dibidir “kabak tadı”nın yeri!
Dolayısıyla, gel seninle eğlenceli bir tura çıkalım zamanda; garanti veriyorum en çok izlenen sen olacaksın önümüzdeki günlerde medyada; tıklanma rekorları kıracak adın ’google’da!

***


Hatırlar mısın birinci Ümraniye İddianamesinin henüz hazırlandığı günlerdi; Temmuz 2008... Sabah’taki köşende  “kontrgerilla”yı şöyle tarif etmiştin:
 “Gayrinizami harp”, “istikrar hareketi” ve “psikolojik savaştan” oluşan özel harbin, çoğu kere, ABD desteğinde kullanıldığı hepimizin malûmu. Bu bağlamda, sol bir darbe yapmaya kalkışan 9 Martçılara karşı, 12 Mart müdahalesinde; 1 Mayıs 1977’de Taksim’in kana bulanmasında; Çekiç Güç’e muhalefet eden Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in öldürülmesinde, arkasında ABD’nin bulunduğu Kontrgerilla unsurları rol oynamış olabilir...”
“Ee nesi ilgi çekici ki bunun, iki gün önce de yazdım benzerlerini” diyorsun değil mi?
Ha şunu bileydin, ben de tam oraya, iki gün önce 25 Ocak 2012 günü aynı gazetede “Bir ömür böyle geçti” başlığı altında yazdıklarına gelecektim. Nasıl da kınıyordun “kontrgerilla” eylemlerini esefle:
“24 Mart 1978: “Kontrgerilla” nın üzerine gitmek isteyen savcı Doğan Öz öldürüldü.”
“Karanlık adamlar”dan duyduğun rahatsızlık o yazının her satırında hissettiriyordu kendini; bu tip “kontrgerilla” eylemlerinin amacının “Türkiye’nin zayıf noktalarına basarak, istikrarsızlık yaratmak olduğunu” söylüyordun.
Ve fakat Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi arşivi* önümüze bambaşka bir Nazlı Ilıcak portresi koydu.
Hadi gel, “Nazlı Susurluk’ta” albümüne bakalım beraber:
Aaa bak buradaki sen değil misin işte, “Terörle mücadele eden ülkelerde yasadışı bazı insanların kullanıldığını, bu durumun Türkiye’de de olabileceğini” söylüyorsun!
Aa bak burada biraz daha dekolte poz vermişsin, bütün fikirlerin ortada:
“Susurluk olayının fazla kurcalanmasının milli güvenliği zedeleyeceğini” savunuyorsun!

***


Bitmedi...
Bak burda da “12 Eylül” albümün var... Vay be şu değişime bak; nereden nereye! O günlerde neredeyse avukatlığına soyunacakmışsın bugün infazını istediğin “kontrgerilla”nın! Bugün “kontrgerilla Türkiye’yi istikrarsızlaştırdı” diyorsun, oysa o gün “kontrgerillayı tartışmak devleti zaafa düşürür” deyip konunun üzerine gidenleri “gaflet ve ihanet”le suçlamışsın.
İnanmıyor musun? Al kendin bak albümün Tercüman’da çekilmiş 4 Mayıs 1980 tarihli sayfasına:
“Deniz Gezmiş’in fakülteye iadesi, anarşistlerin affı, TÖS’e sonra TÖBDER’e gösterilen müsamaha, MİT’in yıpratılması, kontrgerilla tartışması, 1 Mayıs’ların teşviki... Devlet işte böyle zaafa düşürülmüştür. “Misak-ı Milli hudutlarına nasıl sahip çıkılacağını bilmeyen bir münevver topluluğunun gafleti veya ihaneti bahis konusudur. Hoşgörünün hudutları iyi çizilmemiş, muhtemel tehlikeleri işaret eden bir avuç aydın gericilikle damgalanmıştır...!”

Mal bulmuş mağribi gibi sallayıp dururken nasıl tarif ediyordun YenİçaĞ’ı?
 “Aşırı sağcı!”
Biz bugüne kadar bu milletin, bu devletin, bu vatanın ne sağında olduğumuzu söyledik ne solunda... Bir gün olsun yeldeğirmenlerine savaş açan Don Kişot’a öykünüp “pusula”  yumruklamadık; sağı nasıl gösterirsin, sola nasıl yönlendirisin diye...
Velakin daha iki gün önce bütün kötülüklerin anasını,  “devletin zihnine kominizm tehlikesini yerleştirenler” olarak tanımlayan sen basbayağı, hani şu Erdoğan’ın bahsettiği türden bir manşet savaşı açmışsın “sol”a, “solcular”a.. Devletin “şiddet” uygulamasını savunmuş ve gösterdiğin hedeflere “oklar yağdırmışsın”.
Şimdi sorarım sana:
 “Devlet tedhiş olaylarının hakkından gelecek güçtedir diyoruz (...) Üniversitenin acz içinde kaldığı hatta eylemcileri himaye ettiği, TRT’nin anarşistleri mikrofonlarda konuşturttuğu, basının TÖB-DER, İGD, POL-DER gibi kuruluşlara arka çıktığı, bir cümle ile solculuğun, eylemle, eylemin ilericilikle karıştırıldığı günler çok uzaklarda değildir”  deyip de “Faşist polis üniversiteye giremez!”, “Faşist yasalara hayır!”, “DGM’lere hayır!”, “Sıkıyönetime hayır!”, “Şiddet eylemleriyle, özgürlükleri genişleterek mücadele edilmelidir!” sloganları üzerinden “sol düşünce”yi hedef gösteren senin boynuna mı yakışır  “aşırı sağcı” yaftası, yoksa  “her türlü faşizm” den eleştirisini sakınmayan YeniçaĞ’a mı!

***


Arkası yarın...
Cevap memba niteliğindeki gazete arşivlerinde gizli...

(*)Leyla Koyuncuoğlu


 


 


Gördükleri her kemiğe atlıyorlar
Çomar yapmıyor bu kadarını

Türklüğü “kan meselesi”ne bağlamak ırkçılık ama Kürtlüğü  “kemik meselesi”ne dayandırabilirsiniz; serbest! Oh ne ala Mualla!..
Milattan öncesine uzanan antropolojik araştırmalara dayanarak oluşturulmuş ve literatüre de girmiş  “Türk tipi”ne atıf yapmak  “kafatasçılık”  ama Diyarbakır’da sur dibinde bulunan kafataslarına bakarak “Kürt kemikleri” etiketini yapıştırmak değil...
Hemen nasıl çözdün etnik kodlarını; bir bakışta adını koyabilecek kadar uzmanlaştığına göre “kafatasçı”nın önde gidenisin demek ki! Ki, Anadolu’yu “soykırıma uğramış Ermenilerin toplu mezarı” ilan etmeye yeltenirken görmüştüm en son seni; ne hacetse Kars Subatan’da, Van Zeve’de, Erzurum Dumlu’da, Iğdır Oba Köyü’nde topraktan mezalime uğramış Türklerin kemikleri fışkırdı! İster misin Diyarbakır’da bulunanlar da “Kahpe Bizans”ın son oyunu çıksın sonunda; malum az hüküm sürmediler oralarda! Hem adı üstünde  “sur dibi”; bahçe çiti değil ki altından meyve çekirdekleri değil kemik çıkacak tabii!
Ama kimin umurunda. Dün Yeni Şafak’ta “ajitasyon prensesliği”ne soyunan bir “abla” içindeki nefret verilerini esas alarak şunları yazabilmiş rahatlıkla: “Uğruna binlerce şehidin toprağa düştüğü bir ülkeden o şehitlerin çocuklarının, torunlarının kemiklerinin topraktan fışkırdığı bir ülke inşa ettiler. Merhum şairin “şüheda gövdesi bir baksana dağlar taşlar” dediği memleketin dağına taşına “Ne mutlu Türküm diyene” yazarak becerdiler bu işi... Lanet olsun o zalimlere!”

***


Mehmet Tezkan’ın aynı gün Milliyet’te bu “kafadakilere” cevaben yazdığı yazıyı da koyayım da siz karar verin  “lanet”lenmeyi hakedenlerin kimler olduğuna:
 “... zaman zaman tedavüle sokulan  ‘topraktan cesetler fışkırdı’ haberlerini de anlamıyorum.. Bana ‘ah keşke toplu mezarlar bulunsa’ temennisinin haberleştirilmiş hali gibi geliyor.. Gayreti çakıyorum.. O zaman ki devlet kötüydü, PKK’lı çocuklar iyiydi.. Bu zaman ki devlet iyi, PKK’lı çocuklar kötü.. Anlayışı beyinlere kazınsın isteniyor.. Her bulunan mezarı ‘kafasına sıkılan insanların atıldığı çukurlarmış gibi’sunmalarının nedeni bu.. Bir, iki, üç.. Fos çıkınca işin ciddiyeti kaçıyor.. Kaçınca da, kaçırılınca da; ‘bu tür karanlık mezarlar ülkeyi, vicdanı, siyaseti ayağa kaldırmıyor’ diye kızmanın manası da yok.

***


Ne yapsın ki millet.. Bundan bir önceki ‘topraktan cesetler fışkırıyor’ haberleri ‘hayvan kemiğiymiş’e dönüştü..  Geçen haftaki Diyarbakır’daki JİTEM karargâhının olduğu bölgeden 19 kafatası çıktı haberini de aynı akıbet bekliyor.. Kazıları yürüten Başsavcı Vekili; ’kafatasları ve kemikler 1990’lardan çok daha eski, muhtemelen eski yaşama ait, arkeolojik kemikler gibi geliyor bana’ demiş... Her cesedin üzerine atlayıp sulandırmayalım..”


 


BASINDAN SEÇMELER


Mezhepçilikte sicili kabarık

...Başbakan Erdoğan’ın son grup konuşması, birden çok inciyle doluydu. Devam edelim: “Sayın Maliki Irak’ta mezhep çatışması başlatırsa biz buna sessiz kalamayız.”
Maliki’nin Irak’ın birliğini sağlamaya çalıştığını bu köşeden birkaç kez, olgularıyla ortaya koymuştuk. AKP’nin Sünni mezhepçiliği üzerinden Irak’a nüfuz etmeye çalıştığını, Kuzey Irak’ı himaye ajandasının yürürlükte olduğunu belirtmiştik. İç politikada rakiplerini  “Alevi” diyerek sindirmeye çalışan Erdoğan’ın mezhepçi sicili, Suriye’de de ortaya çıkmış ve Başbakan, ortada en ufak bir emare yokken, bu ülkede “Alevi-Sünni çatışmasından endişe duyduğunu” söylemişti. Bu açıklama Suriye’de endişe olarak değil de, AKP’nin temennisi olarak algılanmıştı.
Mehmet Ali Güller / Aydınlık


 


 


Sırada toprak talebi var

Avrupa Birliği ülkelerinin meclisleri birbiri peşi sıra Türkiye’yi(tarihinde) soykırımcı ilan ediyorlar. Sıra şimdi Ermenilerin, kan parası (tazminat) ve arkasından da Anadolu’dan toprak istemesine geldi. Yakında “toprak istekleri” başlar. İlk “toprağı verelim kurtulalım, özür dileyelim rahatlayalım” diyenler de bizim içimizden çıkartılır. Bekleyin; birkaç yıla kadar toprak istekleri uç verecektir.
Necati Doğru / Sözcü


 


 


Karar: Sanığın anjiyosuna...

ODA TV sanıklarından, bir yıla yakın süredir tutuklu olan Doğan Yurdakul hasta. Kalbinde üç damar tıkalı. Bir an önce anjiyo yapılması gerek. Şimdi seyreyleyin macerayı. Birinci aşama, mahkeme Yurdakul’u Adli Tıbba gönderiyor. İkinci aşama, Adli Tıp, “size anjiyo yapılması gerek, ama buna mahkemenin karar vermesi şart” diyor. Üçüncü aşama, mahkeme “evet anjiyo yapılsın” diye karar verecek. Dördüncü aşamada, Allah izin verirse, Yurdakul’a mahkemenin belirleyeceği bir hastanede anjiyo yapılacak. Mahkeme-Adli Tıp-mahkeme arasında pinpon topu gibi. Tutuklu hastanın tedavisini güçleştiren bir sistem. Kaldı ki, anjiyonun hangi hastanede yapılması gerektiğini mahkeme nereden bilecek? Bu kadar bürokrasinin alemi yok, anjiyo denildiğine göre, hiç vakit kaybetmemek gerek. Öyle bir adalet sistemi ki, neresine dokunsanız, elinizde kalıyor. Adalet Bakanlığı bu saçmalığı düzeltmeyi düşünüyor mu?  
Yalçın Doğan / Hürriyet

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları