Düşmeyen tek söz...

A+A-
Adnan İSLAMOĞULLARI

Sözün düşüşü, bir pişmanlıktır geçmişte yazılıp çizilen binlerce yazı, bu yazının içindeki yüz binlerce kelime, milyonlarca hurûfâttan. Bir anlamsızlıktır, ‘hangi derde devâ, hangi sadra şifâ olmuştur ki’ sorusu kalır geriye kallâvî bir bakiye olarak. Yazıcının kendisine bile şifâ ve dahi devâ olmayan, hakikati uğruna canını hemen teslim edecek olan yazıcının,  kendisinin bile hakikatini incitmesine engel olmayan, yazıcının kendisinin bile hakikatini yaralamasının önüne geçmeyen, bir araya gelmiş, getirilmiş milyonlarca hurûfun bir mezbelelik yığınına dönüşmesi hâlidir ya da nemli bir kâğıt tomarı gibi küf kokan bir hurdaya. 
Söz bir kere düşmeye görsün, sağır olmadığına pişmân olur kulaklar. Kirpikler kavuşmaz birbirine ve şâhitlik eder gözlerin uyku yüzü görmediğine. Bir yakaza hâlidir sonrası, hiçbir şeyden haber-dâr olmayan bir uyanıklık hâli. Bakan ama görmeyen, duyan ama anlamayan, acıyan ama hissetmeyen, konuşan ama söz söylemeyen, işiten ama dinlemeyen, tahkir olan ama alınmayan, tahfif edilen ama aldırmayan, istihzâ edilen ama umursamayan, tazyif edilen ama fark etmeyen, idealize edilen ama kıymet-dâr olmayan, anlam yüklenen ama anlamı zaten yitirmiş olan bir yere düşme hâlidir sözün düşmesi...
Cümle değerler tayfının târumâr olup bir acımasız kasırganın önünde savrulup gitmesidir toz zerrecikleri hâlinde. Planyaya tutulmuş bir masifin gözle görünmeyen kütle kaybıdır, o masifin gözle görünmeyen toz zerrecikleri hâlinde talaşa dönüşerek bir gariban sobasında ateşlere atılması, yanması, yanması, yanması ve etrafındakileri yine de ısıtamayışıdır sözün düşüşü.
Dünlerin çoğalması ve yarınların azalmasıdır sözün düşüşü. Zembereğin bozulması ve zamanın yok olmasıdır. Tasavvurların helâk olması, koskoca bir ummânın içine damlamış bir tek gözyaşı gibi hiçbir kıymet-i harbiyesinin olamamasıdır.
Rüzgârın emrinde kaderine tâbi olmuş bir polenin, rüzgârın dindiği ânda bir toprağa değil, bir çiçeğe değil, bir granitin soğuk, parlak, pürüzsüz ve mükemmel ama anlamsız zeminine düşmesidir sözün düşüşü.
Son nefesini veren bir hastanın ağzını açmaya çalışıp, dudaklarını mecâlsizce kıpırdatarak tekellüm etmek isteyip de kelâma dönüşmeyen ve hastanın son ânında kelime olarak değil, son nefes olarak çıkmasıdır dünyaya sözün düşüşü. 
Soğuk ve iyice perdahlanmış bir mermere çarparak geri gelmesi ve yüzünüze tükürük gibi çarpmasıdır sözün düşüşü. Yüzünüze, zihninize, kalbinize bir hançer gibi girmesidir, öldürmeyen, kanatmayan ama yalnızca acı veren bir hançer, sekerât hallerinde hakikati uğruna hakikatini zedelediğini fark etmediğin bir hançer.
Sırf oyun olsun diye sert bir bakışla ağlatmaya çalıştığınız mâsum bir bebeğin, ağlamakla ağlamamak arasında, yüzünüzdeki ufacık bir tebessümü beklerken gülmeye hazır hâldeki çenesinin titremesidir sözün düşüşü.
Mona Lisa’nın ağzında patlamaya hazır bir sakız gibidir sözün düşüşü, alabildiğine kerih, alabildiğine çirkin, alabildiğine bayağı, yüzlerce yıllık Mona Lisa’yı âniden bir fahişeye çeviren bir iflâsın hâlidir sözün düşüşü.
Michelangelo’nun  “Konuş artık Musa!”  demesiyle dile gelen Musa heykelinin, Musa’nın arkasındaki kalabalığa söz söylemesidir sözün düşüşü, sonra arkasına dönerek Musa’ya  “Konuştum işte!”  demesidir.
Van Gogh’un kesip attığı kulağının çürümüş hâli, Beşir Fuad’ın kestiği bileklerinden akan kana divitini batırarak yazdığı birkaç müntehir satırıdır sözün düşüşü. 
Hâsılı, bütün vecheleriyle düşmektir sözün düşüşü.
40. çekmecedeki defterin bomboş kalmasıdır. 
Bir kabir taşıdır aslında, zamanın her bir harfini sildiği yazısız bıraktığı kimsesiz bir kabir taşıdır sözün düşüşü. 
O kabir taşından geriye kalacak olan yalnızca hayat esâretinin aşk hürriyetine dönüştüğü  “eksilen kelimelerin merâma yetmediği”  sözlerdir, gerisi yalandır ve anlamsızdır, düşmeyen ve düşmeyecek olan yalnızca o sözlerdir. O sözleri yazan ellerin ve o sözlerin sâhibinin dudaklarındaki can bedenini terk ettiğinde o dudaklardan düşmüş ve hakikî bir aşkla bezenmiş tek ve biricik hakikat olarak kalacaktır ardında, o kalpten diline başkaca bir hakikat düşmemiştir yazıcının ve o dilin düşmeyen yegâne sözleridir. 
Ve o sözlerin bir tek muhatabı ve bir tek mü’mini vardır...
O bedenin, toprağın üstünde de, toprağın altında da tek hakikat cümlesi, eksilen kelimelerin merâmına yetmediği sözleri olacaktır, o sözlerden gayrı telâffuz ettiği tüm sözler dünya lâkırdısıdır, âhir ömründe hakikate çarpan başkaca bir söz de edemeyecektir/etmeyecektir...
Bütün sözler düşmüş, merâma yetmeyen sözler kalmıştır gökkubbede...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları