Edebiyatımızda ramazan...

Ahmet SEVGİ

Edebiyat, milletin duygu ve düşüncelerini yansıtan bir aynadır. İyisiyle kötüsüyle, acısıyla tatlısıyla cemiyette olup biten her şey muhakkak uygun bir ifade kalıbı bularak edebiyattaki yerini alır. Sosyal hayatta önemli bir yere sahip olan ramazan da gayet tabii, değişik yönleriyle edebiyatımıza yansımıştır.
Bilindiği üzere, Anadolu’da Türk edebiyatının temelleri 13. asırda Konya’da, Selçuklu sarayında atılmıştır. Ramazan konusu 13. yüzyıldan günümüze doğru hem halk edebiyatı hem de divan edebiyatı ürünlerinde ele alınıp işlenmiştir.
“Oruç tutmak, oruç bozmak, oruç yemek, oruç keyfi, niyetli olmak; bayramda borç ödeyene Ramazan kısa olur. Ramazanda yalan söyleyenin bayramda yüzü kara olur. Gece kaim, gündüz saim.”, “Benim bir bağım var/ Yılda gelir otuz okka üzümü/ Akını yersen haramdır/ Karasını yersen helâldir.” // “Derenin kenarında/ Kalayladım kazanı/ Kız ben senin yüzünden/ Tutmadım Ramazanı” / gibi deyim, atasözü, bilmece, türkü, fıkra ve benzeri halk edebiyatı ürünlerine Ramazan değişik özellikleriyle yansımıştır.  
15. yüzyıldan itibaren halk edebiyatı yanında  “Hüsniyat edebiyatı” dediğimiz daha çok din dışı konuların ele alındığı divan şiirinde de Ramazan konusu işlenmiştir. Cafer Çelebi, Fuzûlî, Zâtî ve Bağdatlı Rûhî bu alanda ilk akla gelen isimlerdir. Zâtî’nin bir gazelinin matlaı şöyledir:
 “Gönderdi Hudâ çün bize mihman Ramazanı//Hoş tutmaya niyyet edelim biz dahı anı.”
“Allah Ramazanı bize misafir gönderdi, onu memnun etmeye çalışalım” meâlindeki bu beyitten sonra şu Bektaşi fıkrasını anlatmadan geçmek olmaz.
Bayram sabahı halk kahvenin önünde toplanmış:
“-Mübarek Ramazan geldi, gitti. Onu memnun edebildik mi acaba?” diye konuşuyormuş. Bektaşi öteden lâfa karışmış:
“-Yahu erenler, hiç memnun olmasa, mübarek her sene on gün önce gelir mi?”

***

17. yüzyıl sonu ve 18. yüzyılın ilk yarısında şairlerin, yazdıkları kasidelerin giriş kısmını Ramazan konusuna ayırmış oldukları görülür.  “Ramazaniye”  dediğimiz bu tip kaside yazan şairlerin başında Sâbit, Nedim, Seyyit Vehbî, Nahîfî, Râgıp Paşa, Vâsıf ve Haşmet gibi şahsiyetler gelir.
Son dönemlerde, gerek manzum, gerekse mensur Ramazana dair birçok eser neşredilmiştir. Bunların hepsini burada saymamız mümkün değil... Dilerseniz Ahmet Rasim’in  “Ramazan Sohbetleri” adlı eserinde anlattığı bir hikâyeyi özetleyerek yazımızı noktalayalım:
İstanbul’un âdetlerini pek bilmeyen Anadolulu bir fakir, iftar vaktine doğru aç susuz çarşıda dolaşırken bir de bakar ki iki kanadı da ardına kadar açık bir konak... Sofralar hazır, insanlar akın akın girip sofralara oturuyorlar. Bizimki de kendini toparlayıp dalıyor içeriye... Top atılır atılmaz herkes gibi iftariyelere saldırır. Sıra çorbaya gelir, onu da içer. Derken, “sallî” diye bir ses yankılanır. Kalkarlar, akşam namazını kılarlar.
Namazdan sonra bakar ki kimse dağılmıyor. Anlaşılan diş kirası dağıtılacak. Midesi gibi cebini de doldurur. Derken bir ses daha: Sallî... Hep birlikte teravihe kalkarlar. İmam teravihi hatimle kıldırıyormuş. Bizimki perişan olur... Hoca selamı verir vermez kendini dışarı atıp bir kahve köşesine ilişmiş ve kendi kendine:
“-Bilmediğin yere niye girersin be adam” diye homurdanıyormuş. Bir taraftan da etrafta konuşulanları dinliyormuş. Birisi demiş ki:
“-Hiçbir şeye yanmıyorum, kaza da edemedim ona yanıyorum.”
“-Hayrola...”
“Geçen yıl bir teravih kaçırmıştım da...”
Bizimki dayanamaz ve lâfa karışır:
“-Amca, ne yan, ne de kaza et. Senin geçen yıl kaçırdığın teravih bugün beni yakaladı...”
İyi Ramazanlar efendim...  

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş