Eğitim'de İkinci Dil ve Etnik Fragmantasyon: II

A+A-
Durmuş HOCAOĞLU

Bir memlekette eğitimin dili, daha açık ve anlaşılabilir bir ifâdeyle, resmen tanınmış ve kabûl edilmiş eğitim dili, o memleketteki “hükümranlık”ın - yerleşmiş uydurmacası ile “egemenlik”in -, yâni, siyâsî otoritenin, âidiyetinin, sembolü ve hattâ kendisidir. Binâenaleyh, bir memlekette birden fazla dile eğitimde resmî nitelik kazandırmak, o memlekette birden fazla siyâsî otorite, birden fazla hükümranlık kazandırmak, hükümranlığın parçalanmasını meşrûlaştırmak demektir; “gibi” değil, doğrudan-doğruya kendisi.
İmdi: Bir memleketin “resmî eğitim dili” ile “resmî dili” fonksiyonellik açısından özdeştir; tamâmiyle ve bire-bir özdeştir. Bu sebeple, resmî eğitim dili değişimi veya ikinci bir eğitim dili ilâvesi talebinde bulunmak, hükümranlık değişimi veya hükümranlık eklenmesi talebinde bulunmak demektir. Bunun içindir ki, “farklı dil(ler)de eğitim” talebi, sâf ve mücerret bir mâsum talep olmayıp, doğrudan-doğrudan Mülk’ün Tapusu’na el uzatmaktır; Haldûn’un, “Ona uzanıldığında yer yerinden oynar” dediği Mülk’ün Tapusu’na.
İmdi: Türkiye’de Türkçe’nin dışında herhangi bir dile - ki bu pratikte Kürtçe için tasarlanmış olan bir “Büyük Proje”dir - resmî eğitim dili niteliği kazandırılınca, bizim cıvık liberaller ile onların kuyruğuna takılmış bir kısım - ve onlardan daha cıvık - ’sözde’İslâmcı (?) yazar-çizer taîfesinin diliyle, “hemen Türkiye parçalanacak mı?” denecektir.  Cıvıklığın luzûmu yok; elbette hayır, elbette “hemen” değil! Bouterweck’in “bir kamışı aşırı derecede bükerseniz kırılır; çok isteyen azı da bulamaz”  deyişini ve “salam metodunu”nu unutmayalım. Bu ilk safhada Türk’ün kamışı henüz çok sert ve salamının dilimi de çok kalındır; o sert kamış birden kırılmaz ve hattâ geriye dönerek suratları dağıtır ve dahi o kalın salamı birden ağzına atan da gırtlağına takılacağından, fücceten gider; onun içün birden olmaz, asla: Dilim-dilim, usul-usul, ağır-ağır, ceste-ceste! Çünkü, bu projeyi hazırlayan keskin zekâ, herşeyi birden almaya kalkışanın herşeyi birden kaybetme riski ile karşıya bulunduğunu bilmeyecek değil her hâlde; öyle ya, ya Türkler uyanıp da “neler oluyor, yâhû” derse nic’olacak? Ne olacağını herkes biliyor, “onlar” dahi.
Dikkatinizi çekmek isterim ki, işbu azametli proje aynı zamanda Biz Türkler için bir zekâ testi testidir de ve bu projenin bu ilk safhası, İç Kamuoyu, yâni onların aptal telâkkî ettiği Biz Türkler’in kamuoyu - artık nasıl olsa bir Türkler ve bir de “Ve Diğerleri” varsayıldığına göre biz de “Biz Türkler” diyebiliriz, velev ki pek doğru olmasa da - ve “ricâl-i devlet” pasifize edilerek gerçekleştirilebilecek olursa, diğer safhalar çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecek ve “mutlu son” ile noktalanacaktır.
Şimdi bu safahâtı sıralayalım hulâsaten:
1. Safha, Kürtçe’nin eğitimde Türkçe’nin yanında ikinci resmî dil olarak tescîlidir; bu safha, bu büyük projenin giriş kapısıdır;
2. Safha’da sıra, Kürtçe’nin mahkemelerde Türkçe’nin yanında ikinci resmî dil olarak tescîline gelecektir;
3. Safha’da, ilk ikisinin tamamlanmış olması ile, Türkiye’nin Türkçe ve Kürtçe diye iki ayrı dil sâhibi olan Türk ve Kürt adlı iki ayrı halktan oluştuğu da “de facto” (fiîlen) tescîl edilmiş olacaktır. Artık Türkiye bir üniter ülke değildir, o iş bitmiştir. Zîra, iki dilli ve iki halklı bir ülkenin hâlâ “üniter” sıfatı ile muttasîf olduğunun iddia edilmesi abesle iştigalden başka birşey olamaz.
4. Safha’da sıra, Türkiye’nin ikili yapısının “de facto” (fiîlî) tescîlinin “de jura” (hukukî) tescîline gelecektir. En önemli safha budur ve muhtemelen şöyle olacaktır :
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda çok köklü bir tâdilât yapılarak şu meâlde hükümler konacaktır:
1: Türkiye Cumhuriyeti, Türk ve Kürt halklarından oluşmuş bir devlettir.
2: Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dilleri Türkçe ve Kürtçe’dir.
Hârika değil mi? Evet öyle, hârika; ama dahası var.
Buraya kadar getiren elbet de burada ve bu kadarcıkla bırakacak değil.

Yazarın Diğer Yazıları