Ekonomi, borç ve kriz

A+A-
Özcan YENİÇERİ

Ekonomi ile bir biçimde ilişkisi olan Ali Babacan, Avrupa’daki riskin en üst noktaya geldiğini, tedbirli olmak gerektiğini söylemişti. Bir süre sonra da “risk kapımızda, ihtiyatlı olalım” diye uyarıda bulundu. AKP’li Gedikli de “tedbirli olun..fazla harcama yapmayın” deyince kriz tartışmaları yeniden ülkenin gündemini meşgul etmeye başladı.
Hemen başında yazalım, ekonomi ile
ilgili olarak ortaya konulan güzelleme
ve iyimser söylemler ne olursu olsun, herhangi bir ekonominin gücünü; üretim
kapasitesi, ileri teknoloji, yetişmiş insan gücü ve optimum yönetim belirler. Sağlıklı bir ekonomiyi konjonktürel, sanal ve hormonlu bir ekonomiden ayıran da bu dört özelliğidir.
Türkiye, ekonomisi bu yönü itibarıyla irdelendiğinde her dört unsur açısından da sorun yaşayan bir ülke olduğu görülür. Toplumsal bakımdan da Türkiye ticaret ve tüketim toplumuna çevrilmiş bir ülkedir. 2009’da insanlara  “al ver, ekonomiye can ver”  diyerek üretimi teşvik edip toplam talebin canlandırılacağı düşünülmüştü. Kriz dönemleri için bu doğru bir stratejiydi. Sonuçta “al ver”, yani ticaret söz konusuydu. Üretimi eksenine koyan bir ekonomik algıdan bugün Türkiye çok uzaktadır. Bugün bunun tam tersi söylenmeye başlandı:  “tedbirli olun...fazla harcama yapmayın”.
Unutmamak gerekir ki üretmekten çok tüketen, gelirinden fazla gider yapan, ihracattan daha çok ithalat yapan bir ekonomi yönetimi, zihinsel ve yapısal olarak sorunludur. Üretim ile tüketim, ihracat ile ithalat, yatırım ile tasarruf, gelir ile gider arasındaki farkı kapatmanın tek yolu borçlanmaktır. Ancak borçlanmanın da bir sınırı vardır. Çevrilemeyen borç kriz doğurur. Sürdürülebilir bir ekonomi üretkenlik, etkinlik ve verimlilik temeli üzerinden yükselir. Bunun başka yolu yoktur.
Günümüzde borçlanmanın kamuyu finanse eden bir araç olarak kullanılmakta olduğu bilinmektedir. Herhangi bir devlet aldığı borçla yatırım ya da alt yapı hizmeti yaparsa, alınan borç kendini ödeyecek kapasiteyi yaratır. Dünyada borcu olmayan devlet yoktur; bizim hiç borcumuz olmasın diye bir görüşümüz de yoktur. Hesapsız, kitapsız borçlanma ile borçların amacına uygun kullanılmaması ve borçların ülkenin üretim kapasitesine katkı sunacak biçimde kullanılmamasını eleştiriyoruz. (Çünkü biz “Düyûn-u Umûmîye” borçları yüzünden bir imparatorluk batırmış ülkenin çocuklarıyız). Dışarıdan alınan borç kamu açıklarını kapatmak için kullanılıyorsa, işte o zaman sorun var demektir. Türkiye dışarıdan sağlanan borçlarla kamu açıklarını kapatıyor, lüks ya da keyfe keder tüketim kapasitesini sürekli artırıyor.
Sarımsağı Çin’den, cevizi Şili’den, muzu Ekvador’dan ithal eden bir ülke iseniz, neden bu kadar borçlandığınızı ya da açık verdiğinizi düşünmenize de gerek yoktur. Hayvancılık ülkesinde et ithalatı yapıyorsanız; tarım ülkesinde mercimeği, nohudu, fasulyeyi ithal ediyorsanız; meyvecilik ülkesinde meyve ithalatı yapıyorsanız ortada ciddi bir durum var demektir.
Son bilgiler, Türkiye’ye 2011 yılının ilk 5 ayında  kaynağı belirsiz para girişlerinin 8.4 milyar doları aştığını gösteriyor. Sayın Ufuk Söylemez’in de ifade ettiği gibi “İhracat, müteahhitlik ya da turizm geliri, borç, kredi, işçi dövizi vb. hiçbir döviz giriş kaleminde yer almayan bu para, Türkiye’de ithalatı besleyen, imalatı gereksiz kılan, güvenilmez ve sürdürülemez bir kaynak”tır. 68.1 milyar doları bulan yıllık cari açık, bu tür sahibi ve kaynağı meçhul paralarla finanse ediliyor.
İnsanlarını üretmemeye, gelirinden fazla gider yapmaya ya da sınırsız tüketime yönlendiren yapı hastalıklıdır. “Bize bir şey olmaz”, “kriz teğet geçer” gibi sübjektif değerlendirmelerin de ekonomide karşılığı yoktur. Altı aylık cari açığın on milyar doları aştığı bir ülkede “borcun yiğidin kamçısı” olmadığını da öğrenmek gerekir.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları