Ekranlar karışık, taraflar da

A+A-
Afet ILGAZ

Eskiden biz “kar”ı tehlike, kâbus gibi görmezdik. O, hayatımızın tamamlayıcısı, parçası idi. Onun ne zaman ve nasıl geldiğini, günler öncesinden bilmez, beklemez, o gelince de “bir sabah bembeyaz bir dünyaya uyanırdık.” Çizmelerimizi giyer, okullarımıza, işlerimize yürüyerek ya da eski püskü halk otobüslerine zar zor binerek giderdik. Aslında mesela Kocamustafapaşa’dan Beyazıt’a Aksaray’a, Fatih’e hatta Eyüp’e yürüyerek gitmek mesele olmazdı. Annelerimiz halılarımızı karla süpürür “dezenfekte” ederdi, kara pekmez dökerek helva yapardık.
Bu, bizlerin çok erdemli çok tabiata saygılı, çok hayatın hikmetini kavramış insanlar olmamızdan kaynaklanmıyordu, belki de kaynaklanıyordu ama bunların gerçekten de erdemli bir hayatın çeşitli yüzleri olduğunu düşünüyorum şimdi.
Eskiden bizim belediye başkanlarımız “tuz dökülmemiş” denildiği vakit “yaladın mı” diye sormazlardı. Eskiden bu başkanlar, muhatap birkaç saniye ağzındaki sakızı oynattı diye bütün uğurlama töreni boyunca bir yabancı devlet başkanının karşısında sakız çiğnemezdi. Eskiden biz nazik, sabırlı ve saygılıydık gerçekten de.
Kadın gazeteciler adını duyurmak için ona buna taciz iftiraları atmazdı. Zaten bir Vasfiye Erkoçak’ın adını hatırlıyorum, sayıları da fazla değildi. Gazete köşelerinde cinsel hayatını anlatan kadınlar değil, büyük romancılar, edebiyatçılar yazardı. Nezihe Araz, Safiye Erol gibi.

***


Eskiden mahkemelerin, kanunların, kanun adamlarının, liderlerin, partilerin, ordunun, polisin, şiirin, romanın gözümüzde saygın bir yeri vardı. Bunu bozacak, değiştirecek de bir şey olmazdı ne hikmetse.
Menderes’in son yıllarında, basında, bugün yapıldığı gibi, bazı yazılar çıkmazdı, sayfalar beyaz boşluklarla yayınlanırdı. Bu, sansürden oluyordu. Buna karşılık Yassıada duruşmaları radyodan verilirdi, dinlerdik. Üzülen üzülürdü, ama ne olup bittiğini bilirdik.
Bugün, tuhaf bir karışıklık içinde ülkemiz. Ekranlarımız, gazetelerimiz, konuşmacılarımız, yazarlarımız, ülkenin devâsâ boyutlar almış dertlerini değil, kendini güzel ve becerikli sanan bir kadının durduramadığı ego ataklarının doğurduğu sonuçları konuşuyor.
Ekranlar iyice karıştı. O kadar karıştı ki artık kimin, kimin yanında olduğunu ve bunun neden böyle olduğunu ilk bakışta anlayamıyorsunuz.
Avrupa Parlamentosu Türkiye’yi basın özgürlüğü konusunda eleştirirken Kıbrıs üzerindeki ısrarlarını tekrarlamaktan kaçınmıyor.
Sağcılar dahi Baykal’a arka çıkıyor ve gazetecilik ahlakı ile komplo girişimlerinin birbirine girmiş ilişkilerini inceliyor. Sabahtan akşama Kürtçülük konusunda konuşup tartışanlar birden bire susmuş bulunuyor. Çünkü PKK içindeki bir grup onları ölümle tehdit etmiş. Başka bir grup hükümeti kendi mahkemelerinde yargılayıp mahkûm edeceklerini duyuruyor.
Ergenekon davalarıyla Türkiye’nin demokratik ilerleme kaydedeceğini sananlar, bu davanın arkasındaki siyasi iradenin demokratikleşmeden ne kadar uzak olduğunu anlayıp kanaatlerini “gözden geçiriyorlar.” İktidar yanlısı bir gazeteci, Ahmet Şık, “İmamın Ordusu” adlı bir kitap yazıyor ve gözaltına alınırken “dokunan yanıyor” diye bağırıyor. Nedim Şener, Dink davasındaki bütün istihbarat yalanlarını ortaya koyuyor. Odatv’de Barış Terkoğlu, Ergenekon savcılarının, hâkimlerinin, birlikte yemek yediklerini görüntülediği için, duruşması ağustosa atılan bir davanın sanığı oluyor.

***


Biz, güzel zamanlar geçirmişiz meğer. Kar’a “kâbus” denilmeyen, hayatı ve insanları ve tarihi ve inancı bütünüyle kavrayan parçalanmamış güzel zamanlar...

Yazarın Diğer Yazıları