Emme basma tulumba modeli

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Ekrandaki spiker, “Meclis Başkanı deyince aklıma Oktay Ekşi’nin geçici başkanlığı geldi...”  diye giriyor söze.
Mevzuya doğrudan dalsa,  “Ekşi” dese, karşısında oturan yüzde 49.95’in muzaffer kişisinin de yüzü ekşiyecek ya...
“Ekşi” diyen dilleri lâl etme / ettirme kudretine sahip ya karşısındaki... (Mazallah bir meçhul kişi çıkar da ‘Şahidim, sorularıyla Arınç’ı boğmaya kalkıştı’ diye ihbar eder de, Silivri’de bulur adam kendini!)
“Deneyimli spiker” kıvranıyor. Hani aslında hiç niyeti yokmuş da... Laf lafı açmış, konu gelip çatmış da ondan sebep, sırf alem “yandaş” demesin diye mecburen hatırlatıyor havasında:
 “Yazısı nedeniyle AKP’den önemli tepki gördü ama en yaşlı sıfatıyla orada bulundu...”
Ekrandaki  “deneyimli spiker” Oğuz Haksever. Karşısındaki “muzaffer kişi” Bülent Arınç. Mevzu bahis eski Hürriyet yazarı, yeni CHP milletvekili Oktay Ekşi.
Haksever’in tonlamasına bakılırsa, köşe yazarlığının son deminde, kalemi iktidarın basın özgürlüğü üzerinde sallandırdığı kılıçla kesilen Ekşi,  “en yaşlı üye”  olmasa, sittin sene göremeyecek TBMM Başkanlığı koltuğunu! AKP’nin öfkesine mazhar olmuş bir kere; hiç olur mu!
Bu ön kabulle soruyor Haksever sorusunu: “O anda düşündünüz mü? Şimdi sorsam içinizden neler geçer?”
Efendim? Sorudan birşey anlamadınız mı?
Ben de anlamadım ama Haksever’in  “aaaahhh, ıııhhh, oooohhhh”  türü ses efektleri arasında ağzından çıkarabildiği sözcük dizisi bu...
Hem olsun Arınç anlamış, hatta hem pek beğenmiş, hem de anlamış ya; bu yeter ona.  “Takdirname” değerinde bir  “İyi ki sordunuz” oluyor Arınç’ın ilk sözleri;
 “Ben de içime ata ata iyice gerilmiştim!” 
Potlarına, gaflarına, iki kelime arasına teneffüs koymasına rağmen tecrübe tecrübe işte; işe uyanıyor Haksever.  İçine düştüğü  “Arınç’ı gevşeten adam”  halini ört bas için parantez içinde belirtiyor:
 “Şimdi çanak soru sordum zannedecekler Sayın Bakan ama vallahi not etmiştim...”
Yok canıııım... Hiç  “çanak soru” deyip de ekranın “çanakçı”sı yapar mıyız seni de!
Hergün bas bas “seçim ilkeleri” diye yayın yapıp sonra da AKP propaganda ajansı gibi çalışan bir kanalda “çanak soru” sorulur mu hiç?
Ekranında, günde asgari iki bakan ağırlamazsa, kendisini görevini hakkıyla yerine getirememiş sayan bir ekipte “çanak soru” sorma gafletine düşen biri barınabilir mi?
“Özür”le, “af dilenme”yle başlayan soruların cevabı için avuç içi kadar “çanak” yeter mi muhatabına!
“Çanak-çömlek” işlerine amatörler bakıyor bu devirde.  “Kova” gerek emme-basma tulumba modeli profesyonellere...

+++

Meğer “tutuklu” değil “hükümlü”ymüş Silivri ve Hasdal’dakiler. Meğer Hrant Dink, Rahip Santoro, Mustafa Yücel Özbilgin, Malatya Zirve Yayınevi’ndeki üç kişinin katilleriymişler... Bir de üstüne, PKK öldürdü sandığımız askerlerin kanına girmişler! Kahramanmaraş’tan Çorum’a kadar tüm katliamlar onların halt yemesiymiş... Allah razı olsun Ergun Babahan’dan, kalemlerini kırdı da öğrendik. Yalnız anlamadığım, Babahan meselenin adını “namus davası” koymuş ya, “değnekçilik” var mı bizim ahlak anlayışımızda!

+++

Engin Ardıç, muhalefet için “Geçen seçimin hemen ertesi günü mızmızlanmaya başlamışlardı, bu sefer iki hafta sustular, kendilerine gelmeleri zaman aldı, düştükleri eşeğin semeri daha yüksekti” yazmış... Velev ki öyle, demek ki muhalefet “eşeğin” üzerine biniyor, ya “anırmaya” talip olup kendilerini eşek yerine koyanların hali ne olacak? En iyi o bilir, yazsa da okusak...

+++

TESEV’ci Çandar “o komutan”ı da yaz

Tek Meclis için oy verdik.
İki Meclisimiz birden oldu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçilen Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan bağımsız milletvekilleri (sayısı 36), “Diyarbakır’da ayrı bir Kürt Parlementosu” nu çalıştıracak adımları attılar.
Tesadüf olabilir mi?
PKK’nın Baş Komutanı Murat Karayılan yanında diğer komutanlarla birlikte gazeteci Hasan Cemal ile ABD ordusunun koruması-kollaması-kontrolü altındaki Irak Kandil Dağı’nda karargahında görüştü. Bir ceviz ağacının altında öğlen yemeğinde; kebap, derede tutulmuş ala balık, beyaz pilav, kaburga dolması, et kavurma, ciğer, yoğurtlu yaprak sarma, lavaş ekmeği yanında dilimlenmiş francala yedikleri sırada Murat Karayılan, basın için fotoğraf çektirip  “Diyarbakır’da açılan Kürt Parlementosu’nu silahlarıyla koruyacaklarını” açıkladı.
Aynı güne rast geldi.
Kürt Meclis’i Diyarbakır’da açıldı.
Karayılan Hasan Cemal’e Kandil’de aynı gün;  “...(!) halk meclisleri var. Kim onları hedef yaparsa, saldırırsa yanıtını alır. Özerklik örneğin Hakkari’de uygulanıyorsa ve polis saldırıyorsa, bizim açımızdan savunma olur... Devrimci halk savaşı olur...”  dedi. (Kaynak 29 Haziran 2011 Milliyet Gazetesi, sayfa 14)

***


Bu söyleşiden anlıyoruz.
Üç silahlı kuvvetlerimiz
olmuş.
Birincisi: Türk Ordusu.
İkincisi: Türk Polisi.
Üçüncüsü: Kürt Ordusu PKK:
Gazeteci Hasan Cemal, Kandil Dağı’ndaki PKK Karargahın’da Murat Karayılan’a  “Üçüncü Silah Kuvvetlerimizin Baş Komutanı” edasıyla  sorular soruyor, Karayılan da  “Üçüncü Silahlı Kuvvetler Komutanı” kararlılığıyla;  “Devrimci Halk Savaşı’nın başladığını” Hasan Cemal aracılığıyla bütün dünyaya duyuruyor.
Bunlar tarihe tanıklık eden, not düşüren gazeteciler! TESEV raporunda yazılı:
 “Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Hükümet, Genel Kurmay’a ” Siz bu PKK’yı askeri olarak yeneriz, bitiririz diyor musunuz? “ diye soruyor. Alınan cevap olumsuzdur”
Yani Türk Ordusu havlu atmış.
“Biz PKK’yı yenemiyoruz” demiş.
Cengiz Çandar’ın yazdığı doğru mu?  PKK’yı yenemiyoruz diyen Genel Kurmay Başkanı kim? Emekli olunca binsin diye kendisine trilyonluk otomobil verilen mi, ondan önceki mi, yoksa ondan sonraki Genel Kurmay Başkanı mı?
Hangisi?
Rapor bir hafta önce açıklandı.
Başbakan,  “bu rapor yanlış” demedi.
Genel Kurmay’ın eski başkanlarından hiç biri de kalkıp,  “Biz PKK’yı yenemiyoruz”  diye bir lafı kimseye etmedik demedi.
Cengiz Çandar da nedense sormamış.
Adını açıkça yazmaktan kaçınmış.
Cengiz Çandar, arkasına TESEV’i de alarak, madem Türkiye’nin cumhuriyet tarihini değiştirecek bir döneme  “tanıklık olsun”  ittirmesiyle rapor yazma çetin görevine soyundu. İsmini Başbakandan öğrendiği o genel kurmay başkanıyla da görüşüp; “PKK’yi yenemeyeceğinizi söylemişsiniz. Doğru mu? Havlu atmışsınız. Eksiğiniz nedir? Elinizi, kolunuzu tutan mı var? Sizi yalnız bırakan mı oldu? Askeri bilginiz mi yetmedi?”  diye sorması ve o genel kurmay başkanının adını da belirterek açık açık yazması gerekirdi.
Değerli okurlarım!
Velhasıl manzara; şiir okutuyor.
Yağsın nesi varsa kainatın.
Lakin bu derin sukut bitsin.
Necati Doğru / Sözcü

+++

ABD kışkırtıyor...

1 Mart 2003 öncesi ABD ile tezkere görüşmelerini yürüten Deniz Bölükbaşı’nın  “1 Mart Vakası”  adlı kitabına göz gezdiriyoruz. Bakınız görüşmelerde ABD’yi temsil eden Büyükelçi Lino ne öneriyor:
 “... Büyükelçi Lino’nun önerisi Kuzey Irak’taki Türk Özel Kuvvetleri arazide PKK unsurlarıyla karşılaştığında bile onlar ateş açmazsa silahlı mukabelede bulunmaması anlamını taşıyordu.”
Müzakerelerde Türk askerinin Kuzey Irak’ta gireceği bölgenin sınırları çiziliyor... Dikkat buyurun: Kandil Dağı hariç tutuluyor... ABD Türkiye’ye karşı elinin en zayıf olduğu dönemde bile PKK’yı himayesine almıştır. Tezkere izni almayan ABD, Türk hava sahasını istediği gibi kullanmış, Kuzey Irak’taki kimi terörist grupları vurmuştur.
Deniz Bölükbaşı diyor ki:
 “PKK’ya karşı hiçbir harekâtta bulunmayan ABD’nin diğer terör örgütleriyle mücadelede sergilediği bu tutum ibret verici bir çifte standart ve iki yüzlülük örneğiydi.”
ABD, bölgeyi kendi stratejik çıkarlarına göre düzenlemek için PKK’yı kullanıyor. Bize de  “PKK’yı üzmeden, mücadele ederek değil müzakere ederek çözüm bulun” diyor.  Ankara, Washington’un bu politikasını kıramadığı için PKK üzerinde caydırıcı olamıyor. Arkasına ABD’yi alan Öcalan ve arkadaşları da talep düzeyini yükselttikçe yükseltiyor. Bu koşullarda barış olmaz. Sorunun temelinde ABD politikası yatıyor. 
Melih Aşık / Milliyet

+++

Hukuk bittiyse kime gideceğiz!

Mahkeme “kaçarlar” diyor...
Ben hiç milletvekili olunca bırakıp da kaçanı duymadım...
Ayrıca yargıçlar uçağa binip yurtdışından mahkemeye geleni de  “Yurtdışına kaçar” diye tutukladı...
Belki de  “kaçma” tanımları farklıdır...

*


Tutukluluk hallerinin sürmesinde ikinci neden ise; ya tutuklular dışarı çıkınca delilleri karartırlarsa...
Nerede bu deliller?..
Deliller yargıcın önündeyse nasıl karartılır?..
Yok eğer deliller yargıcın önünde değilse, neyle tutuluyor bir sürü insan üç yıl hapiste, delil yoksa...

*


Peki; üç yılda toplanamayan deliller...
Ya beş, on, on beş yılda anca toplanacaksa...
Üç yıl az zaman değil...
Üç yılda bulunamayan delilin ne zaman bulunacağını kim bilebilir?..

*


Niçin daha açık açık söylemiyoruz:
Başından beri kuşkulandığımız, karşı çıktığımız, anlatmaya çalıştığımız, yırtındığımız süreç tamamlandı...
Ve Türkiye’de yargı bitti...
Yok artık...

*

Peki yargı bittiyse biz kime gideceğiz hukuku aramak için?..
Mahkemenin kendisi  “haksızlığın, hukuksuzluğun kapısı” olmuşsa...
Duvarsa o kutsal kapı...
Hakkı ve hukuku aramak için hangi kapıya gidebiliriz biz?..
Dillerde dolanan o Urfa deyişini yıllar önce ilk kez ben yazmıştım:
“Çaresi ne, çaresi ne
Et kokarsa tuz ekerler
Tuz kokarsa çaresi ne?..”
Vay elim kırılsaydı...
Ya da kalemimi mi kırsaydım...

*


Ve hukukun bittiği yerdeyiz...
Bu bir yazı değil artık...
Çığlık...
Soruyorum kör kuyulara:
Mahkeme kapısı bittiyse...
Kime gideceğiz?...
Kime?.
Bekir Coşkun / Cumhuriyet

+++

Bu da mı “eski Türkiye”

Ne zaman birileri aykırı bir şeyler söylese..
Ne zaman birileri bir şeylere karşı çıksa..
Protesto etse..
Eylem koysa..
Karşı tarafın lafı hazır..
Eski Türkiye’nin âdeti, statüko, vesayet rejiminin ürünü, derin devletin son dümeni..
Hadi bir an için böyle olduğunu kabul edelim..
Yeni Türkiye nasıl olacak?
Nasıl olması isteniyor..
Herkes sesini kesecek, boyun eğecek, itaat edecek, hizalanacak mı?
Yeni Türkiye’nin formülü bu mu?
CHP’nin eylemine bile eski Türkiye’nin direnişi dediler ya artık ne diyeyim.. 
Mehmet Tezkan / Milliyet

+++

Süheyl Batum anlattı:
Önceki gün İstanbul’dan Ankara’ya uçan CHP milletvekillerine, standart ayrıcalıkları uygulamamışlar hava limanında.
Talimatın Başbakanlık’tan geldiğini, yemin etmeden bu hakkın kullanılamayacağı kendilerine söylenmiş.
“Güler misin, ağlar mısın”  diye sorarsanız güldürme kabiliyeti daha yüksek bir uygulamadır.   Güngör Mengi / Vatan

+++

Dikkat etmişseniz, bu hengâme sırasında Sayın Başbakan’ın sesi sedası çok çıkmadı, lakin sonunda öyle bir laf etti ki, tutuklu adayları beğenmemiş...
Kolayı var, bundan sonraki ilk seçimde, partiler aday listelerini hazırlar, Sayın Erdoğan’ın onayına sunarlar, seçimini o yapar!
Hasan Pulur / Milliyet

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları