Engin Alan'la vuslata doğru

A+A-
Yavuz Selim DEMİRAĞ

Başımızda kavak yellerinin estiği dönemde “buluşmak” diye anlam yüklü bir deyim vardı. “AKM’nin önü, YKM’nin yanı... Gezi Parkı... Kuğulu Park... Alsancak... Saat Kulesi... Meydan vs...” Sevgilinin, sevgili ya da yar olmanın farklılıklarını özümseyerek yüreğimizdeki yangına toprak döküp ideallerimizle yüzleşmeyi de severdik biz... Kurşunla beraber aşkın adres sormadığı son kuşağın temsilcileri olarak “aşkı kaybetmemenin heyecanı” ile “aşkı yaşayamayanlara açtığımız savaşın muzafferleriydik ne de olsa..”
Yitik kuşağımızın apolitize edildiği ne yaşayan ne de geçmişte idol sayabileceğimiz kahramanlarımız olmamıştı. 80 öncesinde politizasyonun tabutlarının omuzlarımıza yüklediği “dava şehitlerinin” yerine, liberallerin “üç beş çapulcu” olarak nitelendirdiği bölücü terörün kurbanlarını taşımaya başladık... Dağları aşan kahpe pusuya düşüyordu genç civanlarımız. Ne de olsa erkekliğin kitabında, yiğitliğin şanında kalleşliğin olmadığına, bu yaşanan törenin ötesinde doğal coğrafyada hayat süremeyeceğine inandığımız için hazırlıksız yakalanmıştık kahpeliğe... Bırakınız bölme hülyalarını mahallemizin raconu icabı kardeşliğimize halel getiremeyeceğine iman etmiştik. Ve bu uğurda daha çocukken parmaklarımızı keserek kan kardeşi ilan ettiğimiz arkadaşlarımızın bırakın etnik kökenlerini, memleketini dahi sormayı aklımıza getirmemiştik hiç arkadaşlığın, kan kardeşliğin, mahallenin çocuğu, semtimizin oğlunun, kızının cidden ahlaki yaptırımı vardı. Tevekkül ile inandığımız gibi yasayı çiğneyenleri kınadık, özeleştiri istedik, sorgulayıp vicdanlarda mahkum ettik... Alayına gider yaptık.. Ne örgütün ne de teşkilatın yasasını tanıdık... Örf, adet, töre vardı bizim için... İtiraf etse üç beş ay sonra tahliye olacaklarımız “ispiyoncu” ya da “muhbir” konumuna düşmemek için tamı tamamına on-on bir yıl mahpus yattı... Kara günlerin gereğini ya da raconunu yerine getirirken kimseyi yargılamak gibi sonuç alamayacağımız arayış dehlizlerinde kaybolmayı da göze alamadık. Delikanlı çocuklardık vesselam.. Şerefsiz saldırılardan hasar almadan sıyrılışımızın sebebi hikmeti de “yerli oluşumuzla” AB’nin ve de ABD’nin sömürge valisi pozlarındaki komiserlerine şikayet etmediğimiz gibi, aman diyenleri de uyarırdık biz. İstihbarat uzantılarına rest çekip, “bizi bizimle baş başa bırakın” nidalarımız provokatör namlularının gölgesinde kaldı. Mehmet’i Mehmet’e farklı algılandırmaya kalkışanlara inat... “Hepimiz Mehmet’iz... Ortak Adımız Türk” tümcesini kurmakta geç kalışımıza hayıflanıyoruz şimdilerde...
Kanımıza dokunuyor Cizre’de dağıtılan naylon diplomalar ve milletin varlığına başkaldırış. Devlet-i Aliye adına göğsümüzü siper ettiğimiz evkafın başı “soruşturuyoruz” dese de yemiyoruz gayri. Vali vazifesini yerine getirmeyip iktidarın memuru rolünü oynarken, kaymakam ile başvekil ne yapsın? Eli kolu bağlanıp kışlalarına hapsedilen askerin çaresizliği, işgalcinin polisi görünümüne bürünen emniyetin teslimatı ile girdim efsanelerin efsanesinin
yanına...
“Oğul unutma... Açılımın sonu saçılımdır. Biz buralarda yatarken beş kişi mecliste boy gösterecek... İleri demokrasi adına, gök ekinler gibi bizleri biçecekler. Ne Haberal ne Balbay ne de Allah’ın aslanı Alan... Öcalan serbest bırakılmadan rehin tutulmaya devam edeceğiz.” 
O konuşuyor biz dinliyoruz... Her şeyi ve tüm gelişmeleri bizlerden çok daha iyi değerlendirmesi karşısında söylenecek sözümüzde yok. “15 Temmuzda sözde Balyoz’un duruşması var. Ama Aysel Tuğluk’un on yıllık, Sebahat’in sekiz yıllık, Leyla’nın on beş yıllık, Ahmet Türk’ün ve de diğerlerinin bilmem kaç yıllık kesilmiş cezaları sumen altı... Onlar yeter ki özgür ve özgürlükçü olsun... Biz de planlarını bozduk diye yatalım öyle mi? Bu millet bu yalana inanıyorsa ne diyelim be evlat...” serzenişi ile noktalarken Engin Paşa’ya karşı araya giriyorum. Ukalalık baş belası.. “İyi de Komutanım uyanış başladı gecenin en karanlık anı sabaha yakın olanıdır.” Aslanın yelesini kabartması gibi yutkunurken yine boyun adaleleri sertleşiyor. “Bahr’ı Fecir... Uyanışta, Gezide o bilinci tam anlamıyla göremedim oğul...” diyor.
“Sabah vakti taarruzu... Bahr’ı Fecir başlangıcı” arasındaki stratejik farkı fark ettirmek içim ne yazsan nafile.
“Allah... Allah...”

NOT: Engin Alan ile görüşmemize devam edeceğim.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları