Erciyes'te dağ havası almak...

A+A-
Yavuz Selim DEMİRAĞ

İnsanın tabiatında yasaklara karşı alerji olduğunu çocukluk yıllarımızdan bu yanaki tecrübelerimizle yaşadık. Sigara yasağından tutun da okullarda konan kuralları ihlal etmeyi çoğu zaman vazife saydığımız günler oldu. Üstelik yasakları çiğnemenin kişiliğimizi ispat etmek anlamına geldiğine bile inanırdık.
Erciyes’e getirilen yasak haberinden sonra yüzlerce dost ve okuyucudan telefon aldım. E-postam üç gündür konan yasağa tepkiyle dolmuş. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden birbirinden habersiz insanların aynı dille konuşup, Erciyes konusunda aynı şeyleri düşünmeleri beni hiç şaşırtmadı. İki tanesi hariç 14 kurultaya katılıp, çadırlarda gönüldaşlarıyla kucaklaşma hazzını yaşayan yazarınız olarak Erciyes tutkunuzu çok iyi anladığımı peşinen söylemeliyim.
Zannediyorum 1991 veya 1992 yılında silahların bol ateşlendiği kurultayda havadan yere düşen bir mermi çekirdeğinden yaralanan dostunuz olarak o gün yaşadığım bir anekdotu paylaşmak istiyorum.
Toz-toprağın içinde on binlerce insanın çıktığı Tekir Yaylası’nda o yıllarda doğru düzgün tuvalet bile yoktu. Su sıkıntısı, elektrik yokluğu gibi olumsuzlukların yanında heyecanla silah atışları başlayınca, “Yahu bu işe anlam veremiyorum. ’Dağın başında ne işimiz var’. Hadi ben delilikten çıkıp Bingöl’den geldim. Buradaki yüz binden fazla insan da mı deli?” sözlerimi duyan Dr. Selim Kaptanoğlu gülerek, “Sadece gelenler değil, Alparslan Türkeş baş deli olunca hepimiz ona uyuyoruz” demişti.
Merhum Alparslan Türkeş de bazı konuşmalarında ülkücülere “delilerim” derdi. Delilik deyimini akıl kaybı olarak değil “delikanlı” anlamında kullanan Türkeş’in delilerinin yıllardır hiç sesi çıkmadığı için delilik üzerine yaşadığım hatırayı yazarak kıssadan hisselerine düşmesi gerekenlere mesaj veriyorum.
Erciyes Kurultayları’nın bir özelliği de Ozan Arif’e olan özlemin giderilmesiydi. Arif Hoca sahneye çıktığında meydanı dolduran yüz binleri, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı yönetir gibi yönlendirir, Tekir Yaylası’nda çıt çıkmazdı. Hele de Alparslan Türkeş kürsüye geldiğinde sinekler kanat çırpamaz, çadırlarda bir Allah’ın kulu kalmaz, Başbuğlarını huşu içinde dinlerdi yüz binler. Türkeş’in zamansız vefatından sonra gerçekleri söylemeye devam eden Ozan Arif’ten rahatsız olanlar, Erciyes’e popçuları davet ederken Ozan Arif’e yasak koydular. Onun destanlarından, türkülerinden, rahatsızlıklarından önce kitleleri yönlendirmesinden ürkmüşlerdi.
Zira, genel müdür son gün mikrofona çıktığında yayladakilerin büyük bölümü ya gölgede oturuyor, ya da dönüş için çadırlarını sökme telaşında oluyordu. Bunu disiplinsizlik olarak görenler, “görevli” ler aracılığıyla defalarca uyarmalarına rağmen konuşmasını kâğıttan okuyan hatibi sessizce dinletemiyorlardı.
Mangal ve çay keyfi yaparak çadırlarında oturanların verilen mesajdan umudu ve heyecanı olmadığı için genel müdürü dinlemeye niyetli olmadığı anlaşılmıştı. Çare olarak sevilen sanatçıların konseri akla geldi. Bu defa da konserden hemen sonra sahneye çıkardılar. Ancak şarkıları, türküleri dinleyen kalabalık meydanı yavaş yavaş terk edince işin kontrolden çıktığını fark edenler, Erciyes’in lüzumsuzluğundan dem vurmaya başladılar. Erciyes Dağı’nın eteklerinde toplanan yüz binleri ılımlı milliyetçilik profilinde görmedikleri için de çok önceden planlanan yasak işleme konmuş oldu.
Son söze gelince... Yazının başında yüzlerce okuyucunun mesaj ve telefonlarından bahsetmiştim. Ortak kanaat “Teşkilat organizasyonuna lüzum yok. Biz kendi başımıza gider, gelen dostlarla buluşuruz. Bireysel olarak yapacağımız seyahate de yasak koyamazlar ya...”
Ben de memleketimi, köyümü özledim, oğlum ve kızımla Erciyes’e giderek dağ havası alıp, özlem gidereceğim...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları