Eski İstanbul ve köprünün iki tarafı...

Altemur KILIÇ

Bir zamanlar -elli altmış yıl önce- çocukluğumuzda, gençliğimizde, İstanbul bu kadar büyük, nüfusu bu kadar fazla değildi... Herkes adeta biri birini tanırdı... Belirli seçkin aileler vardı! Dünya savaşından sonra toplumda büyük değişmeler oldu! Önceleri köprünün (Karaköy Köprüsünün) öteki tarafı -Beyoğlu-Şişli- bu yakasından kopuk gibiydi... Aslında daha önceleri köprünün  “İstanbul”  tarafı Türk, eski Türk ailelerinin konaklarda, ahşap evlerde yaşadıkları taraf, Beyoğlu (eski adıyla Pera) ise yabancıların, levantenlerin, yerleşik yabancı kırmaların, Müslüman olmayan azınlıkların, daha modern ev ve apartımanlarda yaşadıkları yerlerdi.. Karaköy köprüsü, iki  “tarafı”  sadece fiziki olarak değil, yaşam tarzı ve sosyolojık bakımından da ayırırdı... İki ayrı taraftakiler; Şişli, Beyoğlu’ndakilerle, Beyazıt, Fatih, Süleymaniye gibi semtlerde yaşayanlar, sanki ayrı memlekette gibilerdi... Tanzimattan sonra Beyoğlu’na yerleşen ve Avrupalılığa özenen monşerler  “karşı tarafa-taraftakilere” tepeden bakar oldular... Öteki taraftan kız ve damat alınması adeta yadırganırdı.

Amerikan müzikali West Side Story (Batı Yakasının Hikayesi) gibi  gerçek dramlar yaşanırdı. Şişli’de oturan zengin genç ve Fatih’te oturan genç kız..! Ancak Cumhuriyetten sonra bu durum değişti. Peyami Safa’nın romanlarında gayet güzel anlattığı üzere  “Cumbadan Rumbaya”, “Fatih-Harbiye Tramvayı”  yani İstanbul tarafından, Beyoğlu’na geçiş başladı.. Sonra da aradaki köprü ayıraç olmaktan çıktı trafik köprüsü olarak kaldı.. Zaten  Fatih-Harbiye tramvayı da, Cumba-Rumba da artık yok... İki tarafta aynı şarkılar söyleniyor, aynı danslar yapılıyor ve aynı diziler seyrediliyor!

Hatay sorunundan ve 1957 yılındaki 6-7 Eylül olaylarından sonra da başka bir büyük değişiklik oldu... Gayrimüslim esnaf Beyoğlu’ndan çekilince yerlerini Anadolu’dan gelen yeni iş adamları aldı... Lahmacun Beyoğlu’na girdi.... Beyoğlu, eski adıyla Pera  “Levanten” bir bölgeyken Türkleşti ama bir süre eski mağazaları, restoranları, kafeleri kaldı... Tünel tarafındaki Löbon ve Markiz, Rejans, Nisuaz, Türkuaz, vs.. yavaş yavaş yerlerini Türklere bıraktılar... Hatay meselesi esnasında Fransa’yla ihtilaf yüzünden Beyoğlu’nun ünlü pastanesi Parizyen  “Hatay Pastanesi”, Tokatlıyan Oteli Konak, Glorya sineması Saray sineması, Abdullah Efendi Lokantası, İstanbul’un en ünlü Türk mutfağı oldu...

Beyoğlu’nda Löbon Pastanesi ve sonra onun yerinde açılan rakip Markiz pastaneleri seçkinlerin, akşam üstleri buluşma yerleriydi. Bu yerlerde kendi deyimleriyle “ti alırlar” (yani çay içerler) ve gümüş tabaklarda tavada pişen yumurta yerlerdi... Gedikli müşteriler iyi giyimli beyler, şık hanımlardı.. Beylerin çoğunun ayakkabılarının üstünde “getr” denilen tozluklar bulunurdu...
Muhit öylesine küçüktü ki sinema prömiyerlerinde localarda oturanlar belli idi. Evlenecek kızları olanlar localarda kızlarını, damat adaylarına gösterirlerdi.

Beyoğlu sortileri

Öğrencilik yıllarımızda Beyoğlu’na çıkmak bir olaydı. Beyoğlu’na kravatsız, ceketsiz, şapkasız çıkamazdık.. Okuldan izinsiz çıkarsak, babamızın bir arkadaşı tarafından  “rapor edilmemiz”  tehlikesi vardı.. Arkadaşı babama  “Dün senin oğlunu Beyoğlu’nda gördüm” dediyse, yanmıştık.. Akşam babam veya amcam  “O saatte ne arıyordun  Beyoğlu’nda” diye zılgıtı çekerlerdi.. Eski İstanbul hakkında, İstanbul’un eski sesleri, simaları hakkında yazılacak çok şeyler var... Boğazın iki tarafı, Üsküdar-Kadıköy-Adalar var.. Hepsi ayrı yazı konusu..

Beyaz manşotlu trafik polisleri
İstanbul'da trafik tabii bugünkü gibi keşmekeş içinde değildi. Özel otomobiller çok az, taksiler daha fazlaydı. Evin balkonunda oturur, geçen otomobillerin plaka numaralarıyla "tek mi-çift mi" oynardık..

Beyaz manşonlu (kolluklu) miğferli trafık polisleri vardı ama onlar da azdı.. En ünlü trafık polisi Galatasaray kavşağında, Galatasaray Lisesi karşısında bir platform üzerine konulmuş saçtan yarı kulübe içinde görev yapan -trafiği idare eden- kara kaşlarından dolayı "88 Hasan" lakaplı, yakışıklı bir polisti... Hanımlar bu yakışıklı Hasan'a, bayramlarda, yılbaşlarında hediyeler bırakırlardı...

Şapkasız sokağa çıkılmazdı...
Eski İstanbul’da erkekler ve kadınlar sokağa asla şapkasız çıkmazlardı.. Şapkaların satış mahalli ve temizleme, kalıplama dükkanları Yüksek Kaldırım’dı.. Burada her keseye hitap eden şapkalar satılırdı. Ama daha lüksü Borsalino şapkaları da Collaro mağazasında satılırdı...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş